SEN OLMAYINCA

“Allahüekber dağlarında kendi yetiştirmem,
alnı akıtmalı yağız tayım baş ucumda nöbette,
ağzım açık, cansız mavi gözlerim gökyüzüne bakarken
Sen Uzunyayla’da sana verdiğim mendili kokladın mı?”

“Kuş Yürekli Abrekin Vedası,Umut Saklıdır Dağlarda”
Bu güzeller güzeli Çerkes kızı Janserey ile Çeçen oğlu Murat ın hikayesidir. Her iyi hikayede olması gerektiği gibi içinde hüzün elem ve acı vardır. İyi ve gerçek hikayelerin sonu iyi bitmez. Çünkü kader zalim ve gaddardır. Nihayet elde kalan ise hep kederdir.
Bizim hikayemiz başladığında, kadim düşmanımız Moskof gavurunun elinden sebep bu Uzunyayla denen bozkıra göçüp konalı belki kırk-elli sene olmuş idi. Bizim köyün Çeçenleri bir rivayete göre Moskofların Çar dediği baş papazlarının bir Ermeni Generalinin korkak canını alıp da pis ve murdar ruhunu cehenneme havale edince bizim sülaleyi olduğu gibi derdest edip topyekün sürgün etmişler. Çarnaçar emmioğlu dayıoğlu halaoğlu kim var kim yok alabildiklerini kağnılara at arabalarına yüklemiş, tası tarağı toplayıp düşmüşler yollara. Varıp gelmişler Iğdır ovasına. Mevsim sonbahardan kışa dönünce zaruret hasıl olmuş, tastamam beşyüz yılkı atla kışlamışlar. O vakitler ben daha anamın karnında dahi değildim. Ben yani yaşıtlarımın taktığı adımla Kambur İhsan. Ne yapalım yaradan böyle yaratmış beni de. Benim hikayem de az acıklı değil, velakin başta dediğim gibi bu benim değil, dünyalar iyisi cennet mekan aziz ve şehit ağabeyim Murat’ın hikayesidir. Daha doğrusu onunla, canından çok sevdiği yâri Çerkes güzeli Janserey’in hikayesidir. Hem kim neylesin bencileyin sümüklü kamburun başına gelenleri.
İşte o kış karlar eriyip de bahar geldiğinde her yerden nehirler gibi sular seller akmaya başlayınca babam ve kardeşleri yılkımızı önüne katıp Uzunyayla’ya getirmiş. Anlattıklarına göre o vakitler atlarımızı damgalamaları günler sürermiş. Avşar köylerinden gelir, düğünlerinde üstüne binip oynatabilmek için amcam Habi’ den emanet at isterlermiş.
Köyümüz dediklerine göre; tıpkı anavatandaki köyümüzün Terek ırmağının kenarında olduğu gibi bir akarsuyun kenarına kurulmuş. Ama nerdee ucu bucağı belli olmayan Terek, nerdee bizim küçük dere. Babamın dediğine göre adam boyunda balıklar çıkarmış Terek’ten.
Sonradan Çerkesler de geldi kondu. Bir mahalle biz bir mahalle de onlar iki mahalle karın kardaş olduk yaşar gideriz. Hem bizim gibiler hem değiller. Kılık kıyafetimiz yediğimiz içtiğimiz çaldığımız oynadığımız bir olsa da dilleri başka, bir de kölelik dedikleri lanet olasıca bir şey var ki bizim Çeçenler de yoktur.
Ağabeyim Murat’la aramızda beş yaş vardı. Allah beni nasıl kambur ve çirkin yarattıysa onu da övmüş de yaratmıştı. Yakışıklı olduğu gibi güzel de dans ederdi. Düğün halkasının ortasında bütün kızların bakışları ondayken kartal gibi dönerdi. Kardeşim benim, dünyalar iyisi yiğit mi yiğit civan mı civan. Çok dayak yedi benim yüzümden kim kambur dediyse bana, kim beni alaya aldıysa, şahan gibi atlardı üstüne.
Yine kartal gibi döne döne oynadığı düğünlerden birinde gördü sevdi Jansereyi. Karşılıksız değildi elbet. Ama ne sevme öyle böyle değil. Tutuşmuş kuru dallar gibi yandılar kavruldular. Lakin babam Ersmirza nuh dedi peygamber demedi. İstemem o kızı diye tutturdu. Zira Janserey asil bir aileden değildi. Asil olmayan bir gelin almak son derece gururlu ve sert bir adam olan babam için kabul edilebilir bir şey değildi. Oğlu bu sevdadan vazgeçsin Janserey’i unutsun diye dayılarımızın yaşadığı Gücük köyüne gönderdi. Janserey, gözü yaşlı, gözü yollarda bekledi uzun bir yaz. Sonra uzun bir kış sonra yine uzun bir yaz yine kış. Hayatı kışa döndü beti benzi attı gözlerinin feri söndü…
Yitip giden hayalet bir gemi gibi uzaktan bana bakıyor sensizlik, içim ürperiyor…
Murat dayısının evinde zincire vurulmuş bir kurt gibi döndü durdu. Olmadı kendini at sırtında Maraş’ın Göksun’un dağlarına vurdu. Berit’e Parpiye tırmandı Çardak’a Sisne’ye uzandı. Anavarza’ya yılkı götürdü, yılkı getirdi. Pusu kurmaya yeltenen gafillere karşı mermi yaktı Düğün düğün gezip türlü türlü Çerkes Maksımesinin tadına baktı. Gücüklü Çeçenler hiç yalnız bırakmadılar nereye gitse tepeden tırnağa silahlı atlılar ona eşlik ettiler. Zaman kötüydü. Geçitlerde, koyaklarda şakiler kol geziyordu. Herkes kendinin zaptiyesi kendinin jandarmasıydı. Hoş onlara ilişebilecek göz de kimse de yoktu. Değil mi ki kurdun dişinin tadına bir kez bakan it bir daha kurdun yamacına yanaşamaz. Kem gözler ona değemeden başını çevirip geçti gitti.
Ne dağlar merhem oldu kurdun yarasına, ne tas tas içtiği buzlu sular, ne karanlığa sıktığı yağlı kurşunlar. Tam üç kış geçti ama ne Murat Janserey’den ne Janserey Murat’tan geçti.
Seni o kadar özledim ki içim yanıyor. Fiili bir acı duyuyorum göğüs kafesimde…
Meşhur bir pşınavo (mızıkacı) olan Janserey, mızıkasını konuşturması için çağrıldığı hiç bir düğüne gitmez oldu. Kimler dil döktüyse kimler kapısına gelip yalvarıp gerdan kırıp ağız eğdiyse de Xabzeyi çiğneme pahasına reddetti. En son Çerkes beylerinin en büyüklerinin en itibarlısının oğlunun düğününe gelen çağrıyı da elinin tersiyle itip ölmeden mezara girdiğini ilan etti. Hanesine ve yüreğine derin bir sessizlik çöktü.
Susmak istiyorum sen olmayınca, derin denizler gibi..
Babam en büyük ağabeylerim Soltahan’la Soltanbi’yi gönderip artık olmayacak sevdasından geçmiş, yola gelmiştir umuduyla Murat ı getirtti. Ama ne fayda O, daha sevdalı daha yanık zil zurna kör kütük aşık geldi. Onun gelişiyle de çeşme başında her gördüğümde bir haber alırım umuduyla bana sorar gibi bakan Janserey’nin gözüne fer, yanaklarına kan geldi. Köyde, ahalide de bir heyecan ki değmeyin gitsin. Murat Janserey’i ne vakit kaçıracak. Herkesin konuştuğu beklediği haber de çok geçmeden nihayet geldi. Kaçırdı yârini, aldı hısımlarımızın olduğu Çeçenhöyük’e götürdü.
Janserey telli duvaklı gelinimiz oldu. Ay parçası gibi yüzüne bir bakan nazar olur korkusundan bir daha bakamadı Sivas’tan Gücük’ten Çardaktan Çeçenler, anlı şanlı Çerkes beyleri avlumuzda at oynattılar. Gelin eve girerken başından aşağı çil çil altın saçtılar, cayır cayır kurşun attılar. Kırk gün kırk gece düğünler yapıldı, üçer beşer mızıkacılar nöbetleşe çaldı söyledi, sofralar kuruldu yenildi, içildi.
Gel gör ki babam asla razı gelmedi. Kendisine rağmen olan bu evliliği kabullenemedi. Oğlunun yüzüne bakmadı. İleri gelen yaşlılar toplanıp araya girdilerse de Nemrut oldu tükürdüğünü yalamadı. Oğlunu reddetti. Bu da onları kahretti.
Yarım yamalak eksik saadetleri de çok sürmedi… Kör talih gurbette de geldi buldu. Eski düşmanımız Moskof gavuru Hünkarın ülkesinde yine karşımıza çıktı. Seferberlik ilan edilince değme süvari çekirdekten muharip Çerkeslere yine iş düştü. Uzunyayla’dan iki bin atlı Sarıkamış’a sefere çıktı. Ağabeyim Murat da emmioğlum Abdurrahman’la beraber köyümüzden giden elli dört süvarinin arasındaydı.
Vedaya giden oğlunun yüzüne yine bakmadı inatçı babam, aksi babam, Çeçen babam. Dönüp arkasını yürüdü gitti. Oğlu başı önüne eğik mahzun ve garip atının yuları elinde kalakaldı.
Yine bir başına Janserey. Yarinden ayrı. Yine susmuş ölümüne. Sessiz…
Sonra bağırmak istiyorum öfkemden deliye dönmüş, tek başıma yalınkılıç…
Kış geldi geçti bahar geldi. Gidenler gelmedi. Atı namus atı kardeş bilen yiğitler masal oldu. Buz oldu. Kar oldu. Toz oldu. Umutlar bir bir tükendi. Saçını çözüp ağıtlar yaktı ceylan gözlü kızlar. Analar bağrına vura vura çürüttü. Haberleri geldi cenazeleri gelmedi. Duyduk ki civan ağabeyim yiğidim de cephede tifüs olmuş sahra hastanesinde ölüm döşeğinde yatarmış
Atlar eyerlendi, arabalar koşuldu amcalarım ağabeylerim toplaşıp tez elden uçup gittiler getirdiler canımı civanımı. Yataklar serildi, şifalar arandı. Kirpiklerine bile bit düşmüş ağam yıkandı paklandı. Ama günlerce gözünü açamadı.
O hasta yatarken büyük amcamın karısı Belita, köyümüze girmek üzere olan düğün alayının önüne fırladı. Herkesin sevip saydığı bu yaşlı kadını kimse çiğneyip geçemedi. Atlıların karşısına çıkıp elini kaldırdı bir sessizlik hakim oldu.
-Kaynım Ersmırza, oğlu Murat’ı affetmedikçe bu düğün alayını buradan geçirmem
Koşuşturdular hemen babamın kapısına. Kamasını sertçe yere vurdu oturduğu yerde olmaz dedi. Ama abisinin karısı büyük gelininin Çeçen inadını da bilirdi. Günler de geçse Belita yerinden kıpırdamaz geçirmezdi düğüncüleri. Geleneğimizde kimse de bir kadını çiğneyip geçemezdi. Yalvarmalara karşı duramadı bu sefer başını önüne eğdi. .
-Bağışladım
Ne çare.. yiğidim Janserey’i başucunda, onun gözlerine baka baka, bu haberi duyamadan son nefesini teslim etti..
Baba evine dönen Janserey de çok yaşamadı, sevdiğinin peşi sıra ince hastalığa tutulup bu kahpe dünyayı terk eyledi . Gidenler gitti, bize elemleriyle acıklı türküleri kaldı.
Öylece kalakalıyorum bir başıma, bitap, yenilmiş, terk edilmiş, biçare. Sen olmayınca…
Seni o kadar özledim ki içim yanıyor. Fiili bir acı duyuyorum göğüs kafesimde. Yüreğim daralıyor ve boğulacak gibi oluyorum. Kapıları kırıp sana koşmak istiyorum. Senin için mısra dökmek, , senin için Çeçen oynamak, senin şerefine şarjör boşaltmak istiyorum. Biliyorum eski zamanlara ait eski şarkılar çalan bir enstrüman gibiyim. Belki de eski bir mızıka. Ya da bilmiyorum belki de akordu bozuk bir telli saz. Çok şey söylemek çok şey yazmak isterken tıkanıyorum. Gözlerin geliyor aklıma. Gözlerime göçmen bir kuş gibi bakan, güzel gözlerin. İçinde yıldızlar yanıp sönen güzel gözlerin. Bu saatlerde sen de olmayınca içimdeki yangın büyüyor, küçük bir çocuk gibi ağlamak istiyorum. Çaresiz hissediyorum kendimi.
Yitip giden hayalet bir gemi gibi uzaktan bana bakıyor sensizlik, içim ürperiyor. Tutup ellerinden Kaafeye kaldırmak istiyorum seni. Tutup ellerinden gözlerine bakarak Vuic yapmak. Tutup ellerinden ellerimle, yüreğine dokunmak. Ellerim boş kalıyor, sonra parmaklarımı kırmak istiyorum bir bir. Sen olmayınca anlamsız geliyor ellerim de…
Susmak istiyorum sen olmayınca, derin denizler gibi, dipsiz kuyular gibi susmak, binlerce yıllık yosun bağlamış taşlar, sahipsiz eski mezarlar gibi, ıssız kurak uzak çöller gibi, gülün yokluğundan lal olmuş bülbül gibi susmak istiyorum. Sen olmayınca anlamsız geliyor suskunluk da…
Sonra bağırmak istiyorum öfkemden deliye dönmüş, tek başıma yalınkılıç, hançeremi yırtarcasına, seni çağırmak, seni haykırmak heybetinden iç ürperten dağlara, önünde durulmaz sel gibi akan coşkun ırmaklara tabur tabur tepeden tırnağa silahlı ordulara. Sonra bir başıma diz çöküyorum. Öfke de anlamsız geliyor sen olmayınca …
Öylece kalakalıyorum bir başıma, bitap, yenilmiş, terk edilmiş, biçare. Kan sızıyor gözlerimden. Gülüşün uzaklaşıyor silik bir gölge gibi. Öpüşlerin, seslenişlerin, ürperişlerin sessiz çekiliyor damarlarımdan kanımla beraber. Yaşamak da anlamsız geliyor sen olmayınca…

You may also like...

4 Responses

  1. yahyahan güney dedi ki:

    Çok büyük bir zevkle okudum.
    Diaspora insanın duygularını ve arzularını tanımlarını çok güzel yazmışsınız..

  2. Atila dogan dedi ki:

    Barkalla dottuğ

  3. Ahmet Alper dedi ki:

    Ersmirza’yı kim bağışlayacak?! 😔

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir