Kafkasya’nın Bilinmeyen Yapıları-2

          Bölgeye Tarihi Bakış

 

                                               “Kule sahibiyle dövüşen kazanmamış”

                                                                                         Çeçen atasözü.

 

Kafkasların tarihi incelendiğinde bu topraklarda yaşayan halkların yüzlerce yıllık geçmişlerinde bitmeyen savaşlar, istilalar, katliamlar, sürgün ve göçler sonucunda karşılaştıkları olaylar sırasıyla gözler önüne serilir. Çeçenlerin karşılaştıkları en büyük istilalar, yaşadıkları ülkenin stratejik ve doğal güzelliklerle dolu coğrafyasından kaynaklanmıştır. Ancak bu coğrafi yapı tarihin eski toplumlarından birisi olan Çeçenlerin varlıklarını koruyarak günümüze ulaşmalarına da yardımcı olmuştur. Kıta Avrupa’sının Asya ile güney sınırında bulunan bu ülke aynı zamanda tarih boyunca birçok kavmin göç ve sefer yolları üzerinde yer almıştır.

Miladi 5. ve 6. yüzyıllarda Kafkasya’ya yapılan Hun saldırıları üzerine Çeçen (Vaynah) kabilelerinin Orta ve Kuzey Kafkasların dağlık bölgelerine çekildikleri bilinmektedir .

Yine 736-738 yıllarında, Arap-İslam ordularının komutanı Mervan’ın Çeçenya’ya yaptığı imha seferlerinde dağlık bölgeler Çeçenlerin sığındığı güvenli korunakları oluşturmuştu .

Ancak bu halkın gördüğü en önemli yıkım ve istilalardan birisi 13. yüzyılda Moğollar tarafından gerçekleştirildi. Gerçekte 13. yüzyıl Cengiz Han’ın barbar istilası nedeniyle tüm Avrasya’daki halklar için bir yıkım olmuştu. Cebe ve Bogatur komutasındaki Moğol orduları 1222 yılında Gürcüstan’ı istila ettikten sonra kuzey doğuya hareket etti. Dağıstan dağlarından savaşarak geçti ve Çeçen-İnguş, Osetin, Kabarday ve Kıpçak gibi çeşitli halkların fedaratif bir yapı oluşturduğu Alan ülkesine ulaştı. Moğol komutanlar, kendileri gibi Asyalı olan Kıpçak toplulukları kandırarak kurnaz bir şekilde Alan güçlerini ikiye böldü. Sayıca çok üstün olan ve fetihten daha çok imha ve katliamı düşünerek barbarca savaşan Moğollar iki gün süren çatışmalardan sonra Birleşik Alan ordusunu yok ettiler. Moğollar, kandırdıkları Kıpçak gruplarını da katlettiler. Bugünkü İnguşetya topraklarında bulunan ve zamanın en güzel kentlerinden birisi olan başkent Magas korkunç bir yağmaya maruz kaldı ve tamamen imha edildi. Çeçenler Hankal vadisinde Moğolları yenmelerine rağmen işgali durduramadılar. Bu saldırılarda ovalık bölgelerde yaşayan Çeçenlerin bir bölümü yok olurken, dağlık kesimlerde yaşayan Çeçen kabileleri istila hareketinden fazlaca etkilenmedi ve kendi politik ve kültürel nüfuzlarını korudular. Düzlüklerde yaşayan ve yağma edilerek topraklarından çıkarılan Çeçenler özellikle Assa, Argun vadilerine ve güneydeki daha yüksek kesimlere sığındılar.

Moğollar 1239 yılının bahar ve yazında, Avar topraklarını, Dağıstan’ın kıyı bölgeleri ve Lezgi bölgesini ele geçirdiler. Savaştan sağ kalan ve canlarını istilacılardan kurtarabilenler ise, daha o zamanlar ağır bir nüfus yoğunluğuna ulaşan dağlara kaçmaya devam ettiler. Ortaçağ yazarlarına göre sadece Çeçenler değil bazı göçebe kabileler de dağlara ve vadilere çekildiler. Moğollar, Alan Krallığı’nın mağlubiyetinden sonra, dağlardaki boyun eğmeyen bu kabilelerle yıllarca uğraşmak zorunda kaldı.

1238-40 yıllarında Mengü Han komutasındaki Moğolların Çeçen-İnguş topraklarının step ve bazı dağlık bölgelerini ele geçirmeleri üzerine buradaki Çeçenler de savaşarak dağlara çekilmek zorunda kaldılar. 1240 yılında, Mengü Han’a, Kadan Han ve Buri Han’ın da katılması ile Çeçenlerin ovalık toprakları Ulus Cuci ‘nin sınırları içine katıldı.

1254 yılına gelindiğinde, dağlarda yaşayan kabilelere hala boyun eğdirilememişti. Moğollar, mecbur kalmadıkça dağların iç kısımlarına doğru girmeye cesaret edemediler, bunun yerine kendilerinden öncekilerin de yaptığı gibi, vadi çıkışlarını tutmayı tercih ettiler.

1263 yılının Aralık ayı’nda Hülagu liderliğindeki 70.000 kişilik Moğol ordusu Derbent geçidinden geçerek Çeçenlerin yaşadığı ormanlık İchkerya bölgesine hareket etti. Bu topraklarda yaklaşık üç ay süren tahribat ve işgal hareketi,  asırlık ormanların bulunduğu Çeçen düzlüklerinden dağlara doğru toplu bir göç  hareketine daha sebep oldu. Moğollar korkunç güçlerine rağmen ormanların gerisinde yükselen dağların iç kısımlarına kadar ilerleyemedi ve dağlık Çeçenya hakimiyeti elinde tuttu. Moğol güçleri 13.yüzyılın sonlarına gelindiğinde kuşatma altında tuttukları Çeçenya’nın dağlık kısmına hala söz geçirememişti.

1301 yılında Moğol taburları Terek Nehri’nin güneyine İchkerya düzlüklerine odaklandılar.  Moğolların bu harekatı karşısında Çeçenler tüm vadilerini ve köylerini kuleler inşa ederek güçlendirdiler.  Bu dönemde kulelerde yaşayanların sayısında belirgin bir artış oldu. Bu tecrit durumu bölgenin sosyal ve ekonomik gelişimini yavaşlatırken, izleri Çeçen kültüründe günümüze kadar ulaşan değişimlere de neden oldu. Bu kuşatma yılları Çeçenleri, ölümle dalga geçen ve sadece bugünü yaşamayı düşünen içe dönük duygusal bir yapıya kavuşturdu. Tukum denilen soylar ve onun Teyb denilen alt kabileleri daha çok ön plana çıktı. Ülke merkezi bir otoriteden yoksun olarak yönetildiği için devlet yapılanması oluşamadı ve kan davaları yaygınlaştı. Savunma savaşları ile dolu yıllar olarak geçen işgal dönemince Çeçenler dağlık bölgelerde taraçalar inşa edip tarıma uygun hale getirdiler ve kendi içlerinde kuvvetli bir birlik oluşturarak yaşadılar. Kafkaslarda eski çağlardan beri gelişmiş bir taraça tarımı yapılmaktaydı. Kafkas halkları tarafından yaygın olarak kullanılan taraçalara ve bu yöntemin izlerine  günümüzde de tesadüf edilmektedir. Arkeolojik araştırmalarda dağlık Çeçenya bölgesinde, herhangi bir Moğol tahribatı ya da yağma izine rastlanmamıştır. Bu kanlı Moğol işgali döneminde Kafkasya’nın batısında yaşayan Adigeler ve Dağıstan’ın dağlık bölgeleri de Moğollara asla boyun eğmemiştir .

Çeçenlerin dağlara çekilmesiyle ülkenin düzlüklerine Moğol lideri Mamay, koloni olarak Kırım-Tatar kökenli “Bragun” etnik grubunu oturtmuştu. İşgalcilerin Çeçen düzlüklerine gelip yerleşmesi, dağlık bölgelerde yaşayarak işgalin bitmesini bekleyen Çeçenlerin büyük tepkisine yol açmış, Moğollarla aralarında Sunja çevresindeki topraklara sahip olma konusunda küçük çaplı çatışmalar olmuştu. Mamay’ın kuvvetleriyle yapılan bu çatışmalar ve mücadeleler Çeçen öyküleri ile günümüze kadar ulaşmıştır.

1395 yılında Altınordu Devletinin, Terek civarında Toktamış’ın ordularını bozguna uğratan Timur tarafından yıkılmasıyla, Moğolların yerleştirdiği koloni nüfusu ovalık bölgelerden hemen hemen temizlendi.  Bragunlardan geriye kalanlar da Çeçenlerle ittifak halinde olan Kabardeyler tarafından sıkıştırılarak kaçmaya mecbur edildiler. Böylece Kafkasya ve Çeçenya’daki işgal ve abluka 1395’te Timur’un kuvvetlerine geçti.

Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki Adige toprakları ve Kuzey Osetya’ya birkaç tehlikeli sefer düzenleyen Timur ikinci bir seferin hazırlıklarına başladı. Bu seferin asıl hedefi Çeçen-İchkerya düzlüklerinin iç kısımlarıydı. Burası, Moğol saldırıları sırasında dağlara çekilen ve işgalin zayıflamasıyla tekrar düzlüklere inen Müslümanlaşmış Çeçen gruplarıyla din bağıyla bir araya geldikleri sanılan bazı Kıpçak topluluklarının oluşturduğu Simsim bölgesiydi. Timur’un birlikleri Simsim’e ulaşmadan önce yeni imar edilmiş olan Magas şehrini tekrar yerle bir etti. Sunja nehrinin sağına geçmek için bugünkü Grozni’nin yakınlarında Çeçenlerin Timaran-Gecho (Timur’un Köprüsü) dedikleri köprüyü inşa ettiler. Timur’la savaşmak istemeyen Çeçenler dağların yüksek yerlerine geri çekildiler. İstilacı kuvvetler dağlara doğru kaçan yerlilerin yaşadığı boğazları ele geçirmek için harekete geçtiler. Bizzat Timur’un komutasındaki işgal güçleri çok büyük kayıplar vermeyi göze alarak dağlık kısımların içlerine kadar ilerledi. Bölgede ulaşılması çok zor yerlerde yaşayan önemli miktarda yerli halk vardı. Kuzeydoğu Kafkasya’yı almak konusunda kararlı davranan Timur bölgeye bizzat kendisi ordunun başında gitti. Çeçenler o devirde dağları kaleler ve ancak acımasız saldırılarla alınabilecek gözetleme kuleleriyle donatmışlardı.  Çeçenler Timur’un ordusuna her taraftan saldırıyordu. Bu savaş Dağıstan’la sınırı oluşturan dağlarının karla kaplı yüksek noktalarında kadar adım adım devam etti. Dağlarda verdiği inanılmaz kayıplara çok sinirlenen Timur önüne gelen her şeyin yakılmasını ve camiler dahil her şeyin yıkılmasını emretti. Bu dönemde Çeçen-İchkerya bölgesinin doğu kısmında bulunan köylerin büyük bölümü bu savunma savaşlarında yok oldu.

Böylece o dönemde Simsim adıyla anılan bölgeyi yerle bir eden Timur, doğudaki Assa vadisine, batı ve Orta Çeçenya’ya saldırıyı göze alamadı. Gerçekte bu bölgeler daha sarp geçitlerden ve savunma halkalarından oluşmaktaydı. Timur’un orduları bugünkü Çeçen ve Dağıstan Cumhuriyetleri arasındaki dağlık bölgede kuruluydu. Timur daha sonraki dönemlerde Dağıstan halklarına karşı imha seferleri düzenledi. Tarihi kayıtlarda bu savaşlarda dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen gruplarının dağlı kabilelerin yardımına koştuğu belirtilir. Kanlı Aukh savaşından sonra Timur Gürcüstan’a yöneldi. Gürcü kralı Georgi savaşçı birlikler kurdu ve onlara ek olarak da Kuzey Kafkasya’dan savaşçı dağlılar Gürcülerin yardımına geldiler. İlk savaşta Kafkasyalı müttefikler Timur’un öncü birliklerini bozguna uğrattı. Fakat daha sonra Timur’un asıl birlikleri yetişti ve Kafkasyalıları tamamen yok ettiler. Timur’un birlikleri, Katarina, Mitiuleti ve Aragui Boğazlarını yakıp yıktıktan sonra Daryal Geçidi’ni geçti. Orada Çeçen gerilla birlikleri tarafından karşılandılar ve kanlı bir yenilgi sonrası geri çekildiler.

Uzun Moğol kuşatması altında geçen ve sonrasında Timur’la yapılan savaşların ardından Çeçenya tamamen yakılıp yıkılmış bir vaziyetteydi. Bu korkunç yıllar ve düşmanla yapılan savaşlar uzun süre yerli halkın hafızalarından silinmedi. Çeçen folklorunda hala bu yılların izleri görülmektedir.

Çeçenya daha sonraki dönemlerde 16. yüzyıldan itibaren Rusların bölgeye yaptıkları ve günümüze kadar süren kanlı saldırılara sahne oldu. Tüm Kafkas halklarının destansı mücadeleler verdikleri 19. yüzyılın ortalarında Rusya büyük gücüyle bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Kafkas halklarının büyük bir bölümünü Osmanlı imparatorluğuna sürgün etti. Büyük bir insanlık trajedisi olan bu sürgünden Çeçenler de nasibini aldı. Özellikle ovalık bölgelerde yaşayan ve Ruslarla kanlı çarpışmalara girmiş olan aileler Osmanlı imparatorluğunun geniş coğrafyası içinde birbirlerinden kopuk, kültür ve dillerini hızla kaybedecekleri bir hayatı yaşamak zorunda kaldılar. Vatanlarında kalma şansını bulabilen Çeçenler ise sadece son yüzyıllık bir dönemde, bu yıkımların en büyükleri ile defalarca karşılaştılar ve yok olmanın eşiğine geldiler.

1944 yılı Şubat ayında Sovyet Askeri İdaresi, 580.000 kadar Çeçen-İnguş ‘u toptan tutuklayarak Sibirya ‘ya sürdü. Bu sürgün sırasında kesin olan bilgilere göre halkın %25 i yolda öldü. Stalin’in ölümünden sonra tekrar iade-i itibar kazanan Çeçenler yurtlarına döndüler. 1979 yılında 800.000 nüfusa, 1990 yılında ise 1.000.000 nüfusa ulaşarak kendilerine karşı yapılan soykırım operasyonunu fiyasko ile sonuçlandırdılar. Beningsen, Çeçen halkının bu inanılmaz gerçeğini “Çeçenler, ölüm kamplarından kurtularak insan ırkının biyolojik dayanıklılığına bir örnek oluşturdular” diyerek dile getirmiştir (17).

Bütün yokluklara ve kıyımlara rağmen Kuzey Kafkas halklarının en kalabalık nüfusuna ulaşan Çeçenlerin yok oluşa karşı böylesine dirençli olmalarının bir nedeni de kendilerini savunmayı çok iyi bilmelerinde gizlidir. Savaş tarihi bilimcisi John Keagan “Savunma daima saldırganlığa tepki olarak ortaya çıkar” der ve devam eder; “Eğer yaşam bir kavgaysa, düşmanca koşullara karşı durabilenler daha uzun yaşarlar ve karşı durma olasılığı yüksek yeni kuşaklar üretirler” . Bu sözleri Çeçenler için değerlendirdiğimizde belki de dirençlerini açıklayan en yalın betimlemeyi oluşturur.

You may also like...

1 Response

  1. yahyahan güney dedi ki:

    YAZI ÇOK GÜZELDİ. Çok bilgilendim. teşekkür ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir