DÜNDEN BUGÜNE ÇARDAK’DA EVLİLİKLER, DÜĞÜNLER


GELENEKLER – GÖRENEKLER – ADETLER
DÜNDEN BUGÜNE ÇARDAK’TA (ÇEÇENLER’DE) EVLİLİKLER, DÜĞÜNLER

Gençlerde Tanışma Ortamları, Sosyal Ortamlar
Çardak’ta gençler ya görücü usulü ile evlenir ya da birbirlerini severek evlenirlerdi. Tabii ki birbirlerini görmeleri, tanımaları, sevmeleri için de uygun sosyal ortamların olması gerekiyordu. Eskiden bu sosyal ortamlardan biri Çeçence “Belhi” dediğimiz, bir işin imece usulü ile yardımlaşarak yapılmasıydı. Çardak’ta daha çok “Belhi” fasulye temizleme, nohut temizleme, mısır soyma, bağ bozumunda üzüm toplama, pekmez yapma, yün yıkama, yünün kabartılması (tarğ başır- buradaki tarğ ‘daki “a” harfi okunurken, “a” ile “ı” harfi arasındaki ses şeklinde çıkarılır.) ve yün eğirme, evlerin sıvanması gibi konularda yapılırdı. Bu işleri kızlar yapar, erkekler de etrafta gönüllü olarak yardım amaçlı kaba işleri yapardı. Kaba işler için yer bulamayanlar da civarda farklı bahanelerle gezer sevdiklerini görmeye çalışırlardı.
Diğer bir sosyal ortam düğünlerdi. Düğünler; evlenme düğünleri, askere gitmeden birkaç gün önce yapılan asker düğünleri, Ramazan ve Kurban Bayramlarında gençlerin bir araya gelerek eğlenmek için yaptıkları bayram düğünleri, Çardak’ın güneyindeki Parpı Dağı eteklerinde bulunan yaylalarda gençlerin yayla zamanı bazı gecelerde bir yaylada toplanarak yaptıkları yayla düğünleri şeklindeydi.
Bu ve benzeri ortamlarda kızlar ve erkeler birbirlerini görür, beğenirlerdi. Birbirini beğenen erkek ve kızlar buna “dogdohuş – dogdohurg” veya” vizirk-yizirg (sevdiği)” denilirdi. Çevremizdeki Çerkez köylerinde ise buna “Kaşen” denilirdi.
Genç erkekler sevdiklerini görebilmek için sevdiği kızın evinin olduğu mahallede gezer, o mahalledeki pınar başlarında beklerdi. Genç erkekler heyecanla sevdikleri kızların suya kovalarla su götürmeye gelmesini bekler, bazı genç kızlar da sevdikleri genci tekrar görebilmek için evlerine fazlasıyla su taşırlardı.
Komşu, akraba kızlarına ve arkadaşlarının kız kardeşlerine, evlerine girip çıktıkları insanların kızlarına duygusal yönden bakmak, aklından geçirmek bile çok ayıp sayılır, onlar kardeş gibi görülür, hiçbir şekilde böyle bir şey düşünülemezdi.
Bu sosyal ortamlarda genellikle erkekler, beğendikleri kızlara yakınları olan bir kızla haber gönderir, teklifte bulunurdu. Haberleşmeler, eğer kız da kabul ederse, akraba kızları aracılığıyla sözlü olarak ve sosyal ortamlarda bakışmalar şeklinde devam ediyor, bazen de sevginin çok ileri aşamalarına gelindiğinde yine akraba kızlar aracılığıyla elden mektup göndermeler şeklinde olabiliyordu. Seven gençlerin karşılıklı konuşmaları ise (şimdiki gençlere çok tuhaf ve inanılmaz gelecek ama) karşılıklı bakışarak konuşma şeklinde olurdu. Evet, o zamanki gençler bakışarak, bazen de işaretlerle konuşurlardı. Tabii ki bu birbirini görmeler ve konuşmalar bu güne göre çok resmi bir şekilde olurdu. Düğünlerde ve diğer sosyal ortamlarda kızlar sevdikleri erkeklere kimseye belli etmeden tebessüm eder gibi yaparlardı. Bu da o zamanki gençler için dünyalara bedeldi.
Kız İsteme
Çardak’ta evlilikler ya erkek tarafının beğendikleri bir kızı uygun görmeleriyle görücü usulü ile ya da birbirlerini seven kız ve erkekten, erkeğin durumu ailesine açmasıyla olurdu. Bu durum evlenmek isteyen erkek tarafından genellikle anne veya abla, ya da abla gibi görülen aile yakınlarından biriyle konuşulurdu. Bu konuyu öğrenen anne, durumu  önce babayla konuşur, konu daha sonra ailenin diğer büyük üyeleriyle  konuşulurdu. Aile üyeleri bir durum muhakemesi yapar, uygun görürlerse kız tarafına konu duyurulurdu. Kız tarafına konunun duyurulması, önce kadınlar aracılığıyla olurdu. Kızlarını oğullarına istemeye gelmek istediklerini bildirirlerdi. Kız tarafındaki kadınlar da önce kendi aralarında muhakeme yapar, sonra evin babası ve diğer erkekleriyle konuşulur, durum değerlendirmesi yapılırdı. Uygun görürlerse buyurun gelin diye haber gönderilirdi. Bunun üzerine erkek tarafı bir heyet oluşturup kız evinin uygun gördüğü bir eve giderdi. Eskiden kız istemeler genellikle ailenin büyüğü kimse onun evinde olurdu. İsteme sırasında kız ve erkek babaları bulunmaz, isteme ve kızı verme işlerini vekil olarak tayin ettikleri aile büyükleri yapardı. Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kız istenirdi. Kız tarafı da bunun Allah’ın emri olduğunu,  aile içinde görüşecekleri, danışacakları kişiler olduğunu, durumu değerlendirip uygun görülürse haber göndereceklerini söylerlerdi.  Bazen kız tarafından bu evliliğe karşı çıkanlar olursa, karşı çıkanın kıramayacağı, hatırını sayacağı kişiler ona aracı olarak gönderilerek, ikna çalışmaları yapılırdı.  Kız tarafı da uygun görürse erkek tarafına  gelebilecekleri şeklinde aracılarla haber gönderilirdi. Kız tarafından uygundur haberini alan erkek tarafı  gelecekleri günü kız tarafına bildirirlerdi. Erkek tarafı belirtilen gün geldiğinde köyün imamı veya hocalık bilgisi olan kişi ve köyün saygın, yaşlı kişilerini  toplar kızı istemeye ve “Teem”” yapmaya (“teem” Türkçe karşılığı söz kesme anlamında) giderlerdi. Bu törende kızın ve damat adayının babaları bulunmaz, her ikisi de  büyük kardeşleri veya aile büyüğü olarak gördükleri hatırlı kişiyi vekil tayin eder, genellikle kız istemeye ve teem yapmaya gelin adayının evine değil, vekil tayin edilen kişinin evine gidilirdi. Teem yapmaya  giderken o zamanki şartlarda (bugünkü çikolata ve çiçeğin yerine) iki kilo çay ve çay  şekeri, kadınlar için birkaç başörtüsü ve “Teem” götürülürdü. Teem yapıldıktan sonra hoca tarafından bu evliliğin hayırlı olması için dua edilirdi. İsteme sırasında altın, eşya gibi konular hiçbir şekilde konuşulmaz, bunları konuşmak ayıp sayılırdı. Her aile evlatlarına imkanları dahilinde eşya ve altını kendisi alırdı.  “Teem” hiçbir zaman abartılı bir meblağ olmaz, usulün yerine getirilmesi için alınırdı. Genellikle teem  olarak alınan para ya kıza verilir ya da kız için bazı eşyalar alınırdı. Teem yapılıp büyükler eve döndükten sonra erkek tarafının evinde silahla havaya iki el ateş edilirdi. Bu, kız verildi, teem yapıldı anlamına gelirdi. Bu teem isteme sırasında kızın baba evinden mi gelin olarak çıkacağı yoksa başka bir eve indirilip oradan mı gelin alınacağı da konuşulurdu. Eskiden kızlar genellikle baba evinden gelin çıkmazlar, erkek tarafı düğün hazırlıklarını bitirip düğün gününü belirledikten sonra gelin adayı kızı, kız tarafının onayıyla, damadın yakını birkaç erkek ve kadınla birlikte uygun gördüğü, saygı duyduğu bir ailenin evine bir gece götürürdü.  Buna gelin indirme denilirdi. Gelin  indikten sonra havaya silahla ateş edilirdi. Bu silah sesini duyan herkes bir yere gelin indirildiğini anlardı. Gelinin indirildiği ev kızın yeni ailesi gibi sayılır, ömür boyu kızın gözlemcisi, koruyucusu olurdu. Gelinin düğünden sonra eşiyle anlaşmazlık yaşaması halinde kızın ailesi gibi sorumluluk duyar ona göre destek verirlerdi. 
Eğer kız tarafı ilk aracılara hiçbir şekilde kızlarını vermeyeceklerini bildirirlerse, bazen kız ve erkek anlaşır ve erkek kızı kaçırırdı. Bazen de erkek kıza haber vermeden birkaç yakın arkadaşıyla birlikte plan yapar kızı kaçırır bir yakınının evine indirirdi. Kaçırma olayından sonra hemen köyün büyükleri kız evine gönderilir barış istenirdi. Kızlarının zorla kaçırılmadığı anlatılırdı. Kız tarafı buna ikna olmazsa kızın yakınlarından biri kız ile görüşmeye gönderilir, kıza indirildiği eve gönüllü gelip gelmediği, bu evliliği isteyip istemediği sorulur, evet bu evliliği istiyorum cevabı alındıktan sonra barış olur, kararlaştırılan bir günde yine köyün büyükleri  Teem için gönderilirdi. Ondan sonra normal kız istemede olduğu gibi düğün hazırlıkları başlardı.

Düğünler
Her düğünde düğünün genel işleyiş ve organizasyonu, kadın ve erkek misafirlerle ilgilenme, yemek, düğün, gelin almaya nasıl gidilecek, gelin alma konvoyu vb. tüm konularla ilgilenen, damadın anne ve babası dışında, aile büyüklerinden bir kadın ve bir erkek olurdu. Bunlara “Tamade” denirdi. Yine aile yakınlarından, genç kızlardan sorumlu bir genç kız, genç erkeklerden sorumlu da bir erkek Tamade olurdu. Düğünler genellikle üç gün yapılırdı. Gelin indirme günleri genellikle Perşembe ve Pazar günleri olurdu. Perşembe indirilecek gelinin düğünü Salı günü başlar, Pazar günü inecek gelinin düğünü Cuma günü başlardı. Düğün için köy dışından gelen misafirler damat tarafının akrabaları tarafından paylaşılır, ağırlanırdı. Düğün başlamadan birkaç gün önce damat adayı da yakın bir arkadaşının evine gider, orada kendisine ayrılan odada kalırdı. Buna da damadın indiği ev ( nust vüssün sa) denirdi. Damat düğün sırasında bu evde kalır, düğünden sonraki iki haftada akşam kendi evine gider, sabah gün doğmadan, kimseye görünmeden bu eve dönerek, bu evde kendisine ayrılan odada kalırdı. Damat ve gelin düğüne katılmaz, düğün ortamında bulunmazlardı, ancak bazen damat indiği evdeki arkadaşının refakatinde düğünü uzaktan bir süre kimseye görünmeden, gizlice seyrederdi. Gelin adayı da indiği evden bir kadın, genç kız ve bir erkek refakatinde düğün evine getirilir, pek dikkat çekmeden uzaktan düğünü bir süre izlerdi. Düğüne kız tarafı katılmaz, kız tarafının düğüne katılıp, düğünde oynamaları ayıp sayılırdı. Düğünün yapılacağı akşam (elektrikler yokken) erkek tarafından birkaç genç kız ve erkek, bir olgun yaşta kadın ellerinde o zamanın en havalı aydınlatma aracı olan “lüküs” ile kız toplamaya çıkılırdı. ( LÜKÜS; elektrik öncesi dönemlerde kullanılan ve adına lüküs lamba denilen, içinde bir gaz yağı deposu ve ispirto deposu olan, yakmak için ışık veren kısmında gömlek denilen kısmı olan, gömleğin altındaki hazneye ispirto konularak tutuşturulan, yandıktan sonra pompa denilen kısmı ileri geri itip çekilmesiyle basınç yaratılarak ışığı güçlendirilen, düğün alanlarına birkaç tane asılarak aydınlatmanın sağlandığı, ara sıra ışığı azaldıkça pompası ile pompalanarak ışığının güçlendirildiği aydınlatma aracı.)
O zamanlar kızlar şimdiki gibi kendiliğinden düğüne gelmez, düğün sahipleri her eve tek tek gelir, kızlarının düğünlerine gelmesi için aile büyüklerine ricada bulunur, onlar da izin verirse kızlar düğüne giderdi. Bu şekilde düğünde oynayacak kızlar “lüküs” ışığında evlerden tek tek toplanır, düğün evine getirilir düğün başlardı. O zamanlar mızıkayı ,sonradan akordeonu, daha çok kızlar çalardı. Oynayacak kızlar toplanırken bunların en önemlisi ve en nazlısı mızıka çalan kızlar olurdu. Çünkü mızıka çalınmadan düğün olmazdı. Onlar düğünün omurgası oluyordu. (Düğünden sonra mızıka çalan kızlara, o zamanlar şimdiki gibi yaygın hazır giyim olmadığından, bazen birer elbiselik kumaş hediye edilirdi.) Düğün alanına birkaç tane lüküs lambası asılarak aydınlatılırdı. Elektrik geldikten sonra bugün de kullanılan seyyar dediğimiz, elektrik ampullerinin asılı olduğu kablolu sistem ile düğün alanları aydınlatılmaya başladı.
Düğünde gençler oynarken çok yakın oynamazlar, erkekle kız birbirleriyle, figürleriyle uyumlu oynar, erkeğin kıza sırtını dönüp oynaması ayıp sayılırdı. Düğünde ortada bir tamade (düğünün yöneticisi) olur, kızlar ve erkekler sırasıyla oynarlardı. Bazı gençlerin kendilerine has oyun havaları (yiş) olurdu. Onlar oynamaya çıktıklarında mızıka çalan genç kız, onların oyun havalarını bilir ve çalar, öyle oynarlardı. Bazen erkekler sevdikleri kızla oynayabilmek için kızların sırasına göre yerlerini değiştirerek sevdikleri kızla oynamaya çalışırlardı. Düğün bittikten sonra kızlar toplandığı gibi düğün sahipleri tarafından tek tek evlerine teslim edilirdi.
Düğün devam ederken köyde bir cenaze olduğu takdirde, düğünde eğlence hemen durdurulur. Herkes cenaze evine gider, cenaze evinin acısına ortak olunurdu. Cenaze defnedildikten sonra, cenaze evi bir büyükle düğün evine haber gönderir “Ölüm de Allah’ın emri, evlilikte Allah’ın emri” düğününüzü yapın der, ondan sonra düğün devam eder ama önceki gibi coşkulu yapılmaz, özellikle gelin alma daha sade yapılırdı.
Eğer düğün günü kararlaştırılmış, düğüne kısa bir süre kala köyde bir cenaze olmuşsa, cenaze evinin acısına ortak olduğu anlamında, düğün sahipleri düğünü başlatmaz, cenaze sahipleri de onların bu saygılı tutumuna karşılık yine bir büyükle düğün evine aynı şekilde haber gönderir, düğün ondan sonra yapılırdı.
Düğünlerde pek kavga olmaz, olursa da hemen büyükler araya girer, her iki tarafa da kızar ayırırdı. Bazen de eğer kavga edenler ayrılmada zorlanırsa araya giren büyük her iki tarafa da birer tokat atardı. Genellikle araya giren büyük kavga edenlerden birine daha yakın akraba ise, kendi yakınına daha şiddetli tokat atar, diğer tarafa daha formaliteden bir tokat atardı. Hiçbir şekilde büyüklere karşı gelinmez, kavga edenler kavgayı bırakırdı.
Not:
1-) Düğünlerimize, birlikte yaşadığımız toplumun da etkisiyle zamanla davul, zurnay ve halay da katılmıştır.
2-) Gelin almaya gelenler, gelini almaya geldiklerinde, gelin baba evinden çıkmadan önce gelinin erkek kardeşi, erkek kardeşi yoksa kardeş gibi gördüğü bir yakını olan bir erkek tarafından gelinin belinden üç defa dolandırma hareketi yapılarak bağlanan gelin kuşağı denilen kırmızı kurdele şeklindeki bağ bağlanır. Bu gelin kuşağı ilk defa evlenen gelinlere bağlanır. Bu adet, Çeçenistan’da ve eskiden bizde olmayan bir uygulamaydı. Daha sonraki zamanlarda birlikte yaşadığımız toplumunda etkisiyle Çardak’ta da uygulanmaya başlamıştır.
3-) Kına ve nişan törenleri, daha sonraki zamanlarda birlikte yaşadığımız toplumun da etkisiyle Çardak’ta da uygulanmaya başlamıştır.

Gelin Alma ve Sonrası
Düğünün üçüncü günü olan Perşembe veya Pazar günü, düğüne katılanlar için yemek (toy) hazırlanırdı. Gelin alma günü öğleye doğru gelin almaya gitmeye hazırlıklar yapılırdı. Gelin almaya gitmeden önce erkek tarafından o günün şartlarında (şimdiki gibi kuaförler olmadığından) gelini süslemekten anladığı düşünülen bir kadın gelini süslemeye gider, var olan imkanlar dahilinde gelini hazırlardı. Gelin almaya gidenlere Çeçence “zamoy” denirdi. (“Zamoy” buradaki “zamoy ‘kelimesindeki “a” harfi okunurken, “a” ile “ı” harfi arasındaki ses şeklinde çıkarılır.) Otomobiller yokken ya da yaygın değil iken gelin almaya atlarla gidilir, gelin arabası olarak da kağnı arabası (serçi vard) hazırlanırdı. (“Serçi vard” buradaki “vard” ‘kelimesindeki “a” harfi okunurken, “a” ile “ı” harfi arasındaki ses şeklinde çıkarılır.) Gelinin alınacağı kağnı arabası (serçi vard) etrafı istinglerle (Çeçen duvar halısı) süslenirdi. Kağnı arabasının üst kısmı çardak şekline getirilir, çadırla kapatılır, gelin arabanın içine bir minder üzerine oturtulurdu. Gelin arabası olan kağnı arabasının arkasında atlı gençler olur, onlar da atları şaha kaldırma, vb. gösteriler yaparlardı. Atlıların bu gösterileri gelin evine gelindiğinde de bir süre devam ederdi. Gençler atlarla gösteri yaparken, mızıka ile at oynatma havası çalınırdı.
Gelin alma, otomobiller yaygınlaştıktan sonra otomobille yapılmaya başlandı. Çardak’ta ilk otomobille gelin 1949 yılında alındı. O günün şartlarındaki bir ciple (jeep) Çardak’tan Elbistan’a gelin gitti. Son kağnı arabasıyla gelin de, Çardak içinde 1962 yılında, Rahmetli Harun TEKE’nin kağnı arabasıyla gitti. 1949-1962 arasında şartlara göre otomobil, pikap, cip, kamyon (o yıllarda gelin olanlara sorduklarım, daha çok kamyonla gelin gitmişler) vb. ve kağnı arabası gelin arabası olarak kullanıldı. 1962’den sonra otomobiller yaygınlaştıkça elde olan otomobillerle gelinler alınmaya başladı. O zamanlarda gelin arabasına süs olarak ön kısmına bayanlar için elbiselik kumaş bağlanırdı. Konvoya katılan arabalara ise başörtüsü bağlanırdı. Arabaya takılan kumaş ve başörtüleri araba sahiplerine hediye olarak bırakılırdı. Gelin arabaları daha sonra, şartlar geliştikçe, çiçekçilerde özel olarak süslenmeye başladı. Gelin almaya kesinlikle damat katılmaz, damadın yakınlarından bir erkek ve kadın katılırdı. Konvoyla birlikte gelinin bulunduğu eve gidilir, evin önünde küçük bir düğün yapılırdı. Gelin almaya izin çıktıktan sonra damat tarafından gelen kadın ve erkek, gelini, mızıka eşliğinde “ya anne, gelinin hayırlı olsun” (va na nus dekil hila) mızıka havasıyla almaya çıkar, genellikle gelin evindeki aile yakınlarından bir genç gelin çıkması için, kapı tutar, (naa lesir) gelinin çıkması için bahşiş ister, bahşiş verildikten sonra gelin alınırdı. Gelinle birlikte gelin evinden bir bayan geline refakat ederdi. Gelin konvoyu (zamoy) neşe ve coşku içinde köy içinde, arabalar yaygınlaştıktan sonra ise kanterme mevkiinden, dolanarak düğün evine gelirdi. Gelin araçtan inmeden önce damadın annesi ve babası geline hediyelerini verirlerdi. Bu hediyeler bazen altın, genellikle de bir hayvan veya gayrimenkul (tarla, bahçe vb.) olabiliyordu. Düğüne katılanların, düğün evine hediyeleri de genellikle Çeçenlerin “koç” (“koç” kelimesindeki “k” harfi inceltilerek söylenir, Çeçence de elbiselik kumaş anlamında kullanılır. Bugün “koç” gömlek anlamında da kullanılır) dediği bayanlar için elbiselik kumaş veya küçükbaş hayvan vb. şeklinde olurdu. Gelin coşku içinde düğün evine çıkarılırken, gelinin eline bolluk, bereket, huzur getireceği düşünülen, iyi yapışması için altına tereyağı sürülmüş ekmek verilir, gelin ekmeği kapının üzerine yapıştırır sonra eve girerdi. Eve girdikten sonra bir köşede (önceleri bir örtünün arkasında dururken sonraki zamanlarda örtü olmadan) süzülerek dururdu. Gençler avluda düğüne devam eder, bu sırada yemek (toy) ikramları başlardı. Kız evine de ayrıca düğün yemeğinden (Toy) gönderilirdi. Yemek ikramları devam ederken damat yakınlarının hediyeleri de verilmeye devam ederdi. Yemekten sonra misafirler yavaş yavaş dağılmaya başlar, düğün sahiplerinin de temizlik ve düzen faaliyetleri başlardı. Bu arada gelin ile birlikte kız tarafından gelen kişiye de bir elbiselik hediye edilir ondan sonra evine gönderilirdi. İkindi namazından veya akşam namazından sonra imam, düğün evine davet edilip dini nikah kıyılırdı. Gelinin indiği günün akşamı kız evine Çeçence “Zağ” dediğimiz hediye gönderilirdi. (“Zağ” buradaki “zağ” ‘kelimesindeki “a” harfi okunurken, “a” ile “ı” harfi arasındaki ses şeklinde çıkarılır.) Zağ’ın içinde bir sini mısır unundan yapılmış helva olurdu. Helvanın üstü (bustumuş) değişik motiflerle süslenir görüntü bakımından çekici hale getirilirdi. Ayrıca, bayanlar için birkaç elbiselik kumaş ve bir koyunun yarısı kız evine zağ olarak gönderilirdi. Zağ olarak gelen helvadan gelin tarafı, yakınlarına azar azar dağıtılırdı. Zağ alıp gelen kişilere, gelin tarafı para veya başka bir hediye verir, sonra “Zağ” getirenlerle kızın özel eşyaları bir bavul içinde damat evine gönderilirdi. Damat tarafı zağ götürüp, gelinin özel eşyalarını getirenlere bir hediye verirdi.
Damat düğünden iki hafta sorasına kadar kimseye görünmez, akşam eve gelir, sabah erkenden evden çıkar düğünden önce indiği eve gider oradaki odasında kalır, bu süre içinde damadın yakın arkadaşları damadı ziyaret eder sohbet ederlerdi. Bu arada gelin de ilk günlerde evden çıkmaz, bir hafta kadar sonra çıkardı. Gelin ve damat, (Çeçence kız tarafına “Sunthoy” denir) kız tarafının, erkek tarafı tarafından yemeğe davet edilmesine kadar erkek tarafı ile karşılaşmamaya, onlara görünmemeye özen gösterirlerdi. Bir, iki ay kadar sonra gelin tarafının büyükleri (sunthoy) (genellikle erkekler) damat tarafınca yemeğe davet edilirdi. Bu yemek davetinden sonra gelin baba evine giderdi. Gelin, baba evinden dönüşünde genellikle yün yatak, yorgan, halı, kilim, mutfak eşyası gibi şeylerden oluşan çeyizi ile birlikte dönerdi. Damat da bu yemek davetinden sonra kız tarafına görünebilir, konuşabilirdi. Damat hiçbir zaman gelin tarafı ile aşırı samimi olmaz, daima mesafeli ve resmi durur, mümkün olduğu kadar aynı ortamlarda bulunmamaya çalışırdı.
Gelin; kayınbabası (marde), kaynanası (marneen) ve diğer aile büyüklerine (mot kobuş) dediğimiz konuşmama kuralını uygulardı. Bu konuşmama bazen bir hafta, bazen de birkaç yıl sürebilirdi. Geliniyle konuşmak isteyen aile büyüğü gelinden bir bardak su ister, gelin suyu getirip ikram ettiğinde suyu alır ve geline suyu içeyim mi diye sorardı. Bu soru geldiği zaman gelin anlardı ki aile büyüğü hediyesini hazırlamış (Mot bastır) konuşmak istiyor. Gelin “için” der, aile büyüğü suyunu içer ve geline hediyesini verirdi. Diğer aile büyükleri de aynı şekilde konuşmak istedikleri zaman bu şekilde hediyelerini hazırlar aynı ritüel tekrar ederdi. Eşler birbirlerine özellikle başkalarının yanında ismiyle hitap etmezlerdi. Genellikle kadın ve erkek eşine “Henex (falanca), Hezi hun (duyuyor musun), Hey, sag (hey adam), vok sag (büyük adam), hey zuda (hey kadın), Tsin da (evin babası), Tsin nana (evin annesi), gibi kendi uygun gördükleri bir takma isimle seslenirlerdi. Gelinlerin büyük görümce ve kayınlarına adlarıyla seslenmeleri ayıp sayılır, gelinler de bunlara kendi uygun gördükleri takma isimle seslenirlerdi. Bu takma isimlerden bazıları “hey kant, hey yaa, Nunu, Vok kant, dika kant” vb. şeklinde olurdu. Erkeğin ve kadının çocuğu olduğunda, babasının ve diğer aile büyüklerinin yanında çocuğunu sevmesi, kucağına alması çok ayıp sayılırdı. Eskiden geniş aile yapıları yaygın olduğu için, böyle durumlarda çocuklarla ailenin diğer üyeleri ilgilenirdi. Bu kural erkekler için daha katı, gelinler için şartlara göre daha esnek olabiliyordu.
Velhasılıkelam, dünden bugüne gençlerimizin tanışma ortamları, kız isteme ritüelleri, düğünlerimiz, gelin alma ve sonrası bu şekilde oluyordu. Sonuçta “onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine.”
Hazırlayan : (Sesinoy) Ahmet Rasim TÜRK
Görüşülen Kaynak Kişiler:
1-) Aynur TÜRK KUL
2-) Saadet TÜRK ÜNAL
3-) Hayriye ÖNAT
4-) Hasibe GÜN
5-) (Gunoy) Abdulla GUNAEV (Çeçenistan’dan)

You may also like...

4 Responses

  1. Tuncer ARI dedi ki:

    Eemeğinize sağlık, keşke yaşatabilseydik,güzel adetlerimiz var dı.

  2. Tuncer ARI dedi ki:

    Şarkışla da son zag’ ı ben götürdüm herhalde, gayet güzel di 3 gün krallar gibi ağırlandım, hediyeler, hediyeler.

  3. yahyahan güney dedi ki:

    çok değerli bir yazı. Eki adetlerin kayıt alınması ve yeni nesillere aktarılması çok önemli.

  4. Vahap KLKN dedi ki:

    Allah razı olsun…Orta yaşlılar hatırlasın,gençler öğrensin adetlerimizi…Yapamıyorsak da bilelim(!)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir