Osmanlı–Kafkasya İlişkileri Bağlamında Çeçenlerin II. Mahmud’a Mektubu (1822): Tercüme ve İnceleme

Osmanlı arşivlerinde yürüttüğüm çalışmalar sırasında ulaştığım, Arapça kaleme alınmış bu belge, Osmanlı–Kafkasya ilişkileri bakımından son derece önemli bir noktaya işaret etmektedir. Aynı zamanda söz konusu vesika, Osmanlı Devleti’nin o dönemde Çeçenistan’daki gelişmelere ve bölgenin siyasî durumuna dair bilgi ve yaklaşımını yansıtması bakımından da dikkat çekici ve çarpıcı veriler sunmaktadır.

Bu belge, 16 Eylül 1822 (H. 1237) tarihli olup, Dağıstan bölgesinde Çeçen vilayetinde yaşayan Çeçenler tarafından kaleme alınarak İstanbul’a gönderilmiş resmî bir arzuhâldir. Metin, dönemin Osmanlı padişahı II. Mahmud’a hitaben yazılmıştır.

Belgede adı geçen heyet içerisinde Kadı Hacı Ahmed başta olmak üzere Çeçen uleması ve ileri gelenleri yer almakta; bu heyetin daha önce de birkaç kez İstanbul’a gelerek Osmanlı himayesine kabul edilme taleplerini ilettiği anlaşılmaktadır. 1822 tarihli bu müracaat, Rus askerî baskısının Kuzey Kafkasya’da giderek arttığı bir dönemde yapılmıştır.

Belgenin kaleme alındığı dönem, Osmanlı Devleti ile Rusya İmparatorluğu arasında 19. yüzyılın başlarında devam eden siyasî ve askerî rekabetin Kafkasya’da yoğun biçimde hissedildiği bir zaman dilimine rastlamaktadır. Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkasya hattında güç dengeleri değişmekte, bölge halkları iki büyük imparatorluk arasındaki nüfuz mücadelesinin doğrudan tesirine maruz kalmaktaydı. Bu süreçte Rus askerî varlığı Kuzey Kafkasya’da giderek artmış; yerel topluluklar üzerinde idarî ve siyasî baskı belirginleşmiştir. 16 Eylül 1822 tarihli bu arzuhâl, işte bu genel siyasî atmosfer içerisinde ortaya çıkmıştır.

Arzuhâlde Çeçenler, Rus idaresinin kendilerinden biat ve ağır vergiler talep ettiğini, Osmanlı Devleti tarafından terk edildikleri yönünde propaganda yürüttüğünü belirtmektedirler. Buna karşılık Osmanlı padişahını halife sıfatıyla tanıdıklarını, biatlarının devam ettiğini ve Rus idaresine boyun eğmeyeceklerini açıkça beyan etmektedirler. Bu yönüyle belge, hem siyasî koruma talebi hem de meşruiyet ve aidiyet beyanıdır.

Nitekim bu yardım ve himaye talebinden 6 yıl sonra, 1828’de, Dağıstanlı âlim Gazi Muhammed’in imam ilan edilmesiyle Kuzey Kafkasya’da yeni bir siyasî safha başlamıştır. Literatürde Kafkasya İmamlığı olarak adlandırılan bu yapı, yalnızca bir direniş hareketi değil; şer‘î esaslara dayalı idarî teşkilatlanması, naiblik sistemi, askerî düzeni ve vergi uygulamaları bulunan bir imamet sistemi olarak teşekkül etmiştir. Bu yapı, ilerleyen yıllarda özellikle Şeyh Şamil döneminde daha da kurumsallaşarak uzun süreli bir mücadele tarihine sahne olmuştur.

Bu bakımdan 16 Eylül 1822 tarihli arzuhâl, imamet sisteminin henüz ortaya çıkmadığı bir aşamada, Çeçenlerin Osmanlı hilâfeti ekseninde çözüm arayışını göstermesi açısından tarihî bir eşik niteliğindedir. Belge, hem Osmanlı–Rus rekabetinin Kafkasya’daki yansımalarını hem de Kuzey Kafkasya toplumlarının siyasî yönelim ve arayışlarını ortaya koyan erken tarihli ve önemli bir vesika olarak değerlendirilebilir.

16 Eylül 1822 Tarihli Mektubun Tercümesi ;

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd yalnız Allah’adır. Salât ve selâm, kendisinden sonra peygamber bulunmayan Zât’a, onun âline ve seçkin ashabına olsun. Onlar ki ma‘rûfu emreden, Allah’ın emrine sarılan ve hayır ile doğruluk üzere birleşen kimselerdir.

Bundan sonra:

Zümrelerin faziletlisi, ibadetleri en mükemmel şekilde yerine getirenlerdir. En büyük arzu ve en yüce maksat, her şeyi yerli yerine koymak ve hayrı ehline ulaştırmaktır. Şüphesiz Allah Teâlâ, İslâm kanunlarının korunmasını, yüce mertebelerin ve dinî kaidelerin muhafazasını;

En Büyük İmam, Kisrâ’nın, Kayser-i Sânî’nin ve İskender’in mülküne vâris olan, Gazilerin ve mücahidlerin sultanı, Azgınları ve inkârcıları kahreden, Hayır ve iyiliklerin dallarını yücelten, Şer ve fesadın köklerini kesen, Zamanın sultanları sultanı, Kutsî hasletlerin inceliklerini kendinde toplayan, Faziletlerin bütün yollarını şahsında birleştiren,

“Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder” ilâhî nassına itaat eden,
Hilâfete mutlak surette liyakatle hak kazanmış bulunan,
Güzel ahlâkın velâyetine ihtilâfsız ehil olan,
Faziletleri saymakla bitmeyen, kemâlâtı araştırmakla sınırlandırılamayan,

Sultan oğlu Sultan, Ahmed Han oğlu, Abdülhamid Han oğlu, , Gazi Mahmud Han ; Allah onu zamanın felâketlerinden muhafaza eylesin; İslâm sancağını onun izzetiyle daim kılsın; İslâm’ın rüknünü onun azmiyle sağlamlaştırsın; saadet ona ikamet ve seferde eşlik etsin; teyid gizli ve açık her hâlinde onunla olsun; muvaffakiyet zan ve yakînde ona yâr olsun bi-hürmeti seyyidil mürselin.

Çeçen diyarından kullarınız; Kadı Hacı Ahmed ve diğer ulemâ ile kılıçlarıyla meşhur kahramanlar ve taife büyükleri arz ederler ki:

Bizler, Dağıstan bölgesinde, Çeçen vilayetinde, Elbruz demekle meşhur dağlarda yaşayan bir Müslüman cemaatiz (burada “Elbruz” tabiri, yalnızca bugünkü münferit zirveyi değil; klasik kullanımda bütün Kafkas sıra dağlarını ifade eden geniş coğrafî silsileyi anlatmaktadır). Yurdumuz yüksek ve sarp dağlar üzerindedir. Nehrimiz, Allah’ın ve müminlerin düşmanı olan kâfir ve fâcir Rus taifesinin nehriyle komşudur. Sağımızda Kumuk taifesi, solumuzda Kabartay taifesi bulunmaktadır. Bu iki taife onların idaresi altına girmiştir; kâfirler onlara diğer kâfir beldelerine hükmettikleri gibi hükmetmektedirler.

Biz ise bu iki taife arasında, göz ile kirpik arasındaki zerre misali kalmış bulunmaktayız. Düşman köpekleri her taraftan üzerimize saldırmıştır. Yalnızca dağlar tarafı bize sığınak olmuştur. Ekinlerimiz vadinin aşağısındadır; korku zamanında melceimiz dağlardır. Şimdi ise düşman şerrinden dolayı aşağı inmek mümkün değildir.

(Ruslar) Erzurum’dan dönüşlerinden beri bizden, mel‘un reisleri adına biat istemektedirler. Her evden yüz kuruş talep etmekte ve ebediyen reislerine boyun eğeceğimize dair ağır yemin almaya kalkışmaktadırlar. “Sizi devlet-i aliyye kendi hâlinize terk etti; sizin için bizim devletimizden başka imam ve devlet yoktur” demektedirler.

Biz ise şöyle cevap verdik: Biz, Resûl’ün vekiline ve Mü’minlerin Emîrine hak üzere biat ettik. Devletimiz Gazi Mahmud Han’dır. Ashâb-ı Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Muhammed’e nasıl biat etmişlerse ve onlardan sonra imamlar nasıl biat etmişlerse biz de öyle biat ettik. Allah ve Resûlü’nün rızası bulunduğu müddetçe, neşede ve kederde devletimizi dinleriz. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûle itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre de” emrine uyarız.

Bu biat bizden asla çıkmaz; ya bizi kökümüzden söküp yok edersiniz yahut Allah aramızda hükmeder. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Evvelce Çeçen vilayetinden Kadı Hacı Ahmed’i beş defa yüce dergâhınıza gönderdik. Bizi sulh ve himayenize dahil etmenizi rica ettik. Düşmanların şerrini def etmenizi talep ettik. Biz size emir verecek makamda değiliz; yalnızca komşunuzuz ve sahanızda mazlum bir cemaatiz.

Allah için! Aramızdaki bağ, Allah’a ve Resûlü’ne iman bağıdır. Siz Mü’minlerin Emîri, Müslümanların İmamı, Allah’ın kulları üzerindeki halifesi ve Nebî’nin vekilisiniz. Sizin gölgeniz bizi gölgelendirmezse hangi gölge bizi himaye eder?

Biz müminlerden bir topluluğuz; bize yardım edecek bir yardımcı ve sığınacak bir yer yoktur. Şiddetli sıkıntı içindeyiz, fakir ve bîçareyiz. Siz ise kuvvet ve kudret sahibisiniz. Allah ve Resûlü hakkı için bizi himayenize dahil ediniz; kâfirlerin ayakları altında zayi olmayalım.

Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm.

Fi sene 1237.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi
Belge No: HAT 0003000660101
Tarih: 29 Zilhicce 1237 (Hicrî)

ABDUL VAKHAB ABDULLAEV

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir