KUZEY KAFKASYA GÜÇ SAVAŞLARININ ODAĞI YA DA ÇEÇENLER KABARDEYLERİN VASALI MIYDI?

 

Kafkasların işgali Altın Ordanın çöküşü ile başladı.

Müsebbibi ise bazı Kabartay prensleridir.

Bu sert girişin elbetteki bir nedeni olduğu gibi altı boş değildir. Nedeni ise tarihin tekerrürü gibi taşeron bazı Kabartay prens zihniyetinin genetik ve zihin kodlarının harekete geçirilmesinin tezahürleri olan yazılarda Hazara kadar Kabartay kontrolü ve Oset, İnguş ve Çeçenlerin vasal konumunda oldukları iddiasıdır.

Öncelikle bu tarihi süreçte Altın Orda devletinin nüfuz alanına bakmamız ve 13.-14. asırlarda Kafkasya’nın sosyolojik ve ekonomik konumuna kısmen değinmemiz gerekir.

15. yüzyılda Altın Orda, Kırım, Astrahan ve Kazan hanlıkları başta olmak üzere birçok küçük hanlığa bölündü. Altın Orda’nın hayatta kalan son kalıntısı ise 1502’de Kırım hanı tarafından yok edildi.

https://www.britannica.com/place/Golden-Horde

Altın Orda için 1360-1380 arası yıllar fetret dönemi olarak nitelendirilir. Fetret Devri Altın Orda-Rus İlişkileri devrinde “hanların otoritesi yok denecek kadar azdı. Bu da Rus knezlikleri de dahil olmak üzere bütün itaatindeki ulusların üzerindeki hâkimiyeti etkiledi.

Ruslar da bu durumdan istifade etmeye çalıştılar. Hatta batıda, Büyük Litvanya Knezliği, Moğolların istilâ ettikleri toprakların bir kısmını ele geçirdi ve kısa bir süreliğine de olsa Karadeniz sahillerine komşu oldu. Böylece bu dönemde iki güçlü knezlik ortaya çıkmış oldu. Bunların ilki, Batı Rus topraklarını kontrolü altında tutan Büyük Litvanya Knezliği, diğeri ise Doğu Rusya’ya hâkim olan Moskova Knezliğiydi. Bu dönemde Rus Knezleri ile Altın Orda hanları çok sık değiştiğinden dolayı tahta çıkan her yeni hanın yanına gelen Rus knezlerinin, bazen uzun süre Saray’da kaldıkları bilinmektedir.

Han adaylarının taht mücadelesi vermeleri ve ayrıca bu mücadeleye Mamay Mirza’nın katılması, Ruslar için yeni fırsatlar meydana getirmişti. Rus knezlerinin gözünde Altın Orda tahtına çıkan hanların otoritesi her geçen gün azalırken, Rus halkı arasında da bağımsızlıklarını kazanma arzusu artmaya başladı.

239, 239 İlyas Kamalov, Altın Orda-Rus İlişkileri Ve Altın Orda’nın Rusya’ya Etkileri, 79.

Altın Orda tahtında bulunan Arabşah, 1377 yılında Nijegorod, Novgorod, Murom ve Ryazan şehirlerini tahrip etmişti. Ancak Arabşah’ın bu ilerleyişi sırasında, Toktamış Han başkent Saray’ı ele geçirmişti. Bütün bu gelişmeler doğal olarak Moskova Knezliği’nin işine yaramıştı. Dimitri İvanoviç, bu vaziyetten istifade ederek, 1378’de Arabşah Han’ı karşı Don Nehri yakınlarında yenmişti. Böylece Moskova Knezi, bir müddetten beri Altın Orda ile alakasını kesmiş gibiydi.

242,242İlyas Kamalov, Altın Orda-Rus İlişkileri Ve Altın Orda’nın Rusya’ya Etkileri, 84.

Megli Giray Han daha sonra III. İvan’a elçiler göndermiş ve elçiler aracılığıyla “kendisine artık tüm dünyanın kapılarının açılmış olduğu” haberini vermişti. Şeyh Ahmed adamlarıyla birlikte bozkıra kaçmıştır.Böylece 267 yıllık Saray tarihi sona ermiş oldu. Burada ilginç olan durum şu ki Batu Han’ın kurmuş olduğu devlet(Altın Orda Devleti), yine kendi soydaşları tarafından (Kırım Hanlığı) tarafından yıkıldı.

317 İlyas Kamalov, Altın Orda-Rus İlişkileri Ve Altın Orda’nın Rusya’ya Etkileri, 108.

318 Serkan Acar, Kazan Hanlığı (1437-1552), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalı, İzmir, 2011,87. 319Akdes Nimet Kurat.

XIV ve XVIII Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve tarafından yıkılırken, Yine Batu Han zamanında bozguna uğratılan Ruslar yine soydaşları (Kırım Hanlığı) sayesinde yükselişe geçmişlerdi. Kısaca Mengli Giray, Moskova’dan gelecek bir “Teşekkür” uğruna Altın Orda Devleti’ni yerle bir etmişti.

320, 320Rizaeddin Fahreddin, Altın Ordu ve Kazan Hanları, 88.

https://eski.atauni.edu.tr/…/8e51de5fd1d011e50d30cecaa8…

Rusların yükselişi Kırım Hanlığı sayesinde başladı. Ancak Rusların güneye yani Kafkaslara inmesini ise yine Kırım hanlığının politikaları ile bazı Kabartay Prenslerinin harekat tarzı belirlemiştir.

Günümüz tarih literatüründe daha çok Çerkesya olarak adlandırılan, Kuzeybatı Kafkasya’nın Azak ve Karadeniz kıyıları ile Terek nehrinin Sunja nehriyle birleştiği yere kadar uzanan bölge Osmanlı belgelerinde “Çerakise”, “Çerkes Vilayeti” veya “Çerkezistan” olarak anılır. (Bala 375) (Blaramberg)

Osmanlı Öncesi Çerkesya’da Durum Altınordu hanlarının iktidar mücadeleleri sırasında Çerkesya’yı bir sığınma yeri, Çerkesleri de asker ve köle kaynağı olarak kullandıklarına dair bilgiler vardır. Babası Altınordu hanlığı için mücadele verdiği yıllarda henüz çocuk olan Özbek Han, yakınları tarafından Çerkes dağlarına kaçırılmış, böylece hayatta kalmayı başarmıştı (Hacı 49).

Yakubovski’nin aktardığına göre, Al-Omari Özbek Han Altınordu Devleti’nin başına geçtikten sonra Çerkes, Rus, Macar ve As askerlerini yenmiş ve bu kabilelerin çocuklarını tacirlere satmıştır (Yakubovskiy 68).15. Yüzyıl’da Altınordu Devleti’nin dağılma sürecine girmesinin ardından Kazan (1438-1552), Astarhan (1446-1554) ve Kırım (1420-1783) olmak üzere üç yeni hanlık kuruldu. 16. Yüzyıl’a gelinceye kadar istikrarlı bir siyasi yapıları olmayan bu hanlıkların kesin sınırları da yoktu. Kendi aralarında mücadele eden hanlıklar Rus ve Çerkes topraklarına da saldırıyordu (Gökbilgin 5).

Yeni hanlıklar içinde en üçlü görünen Kırım Hanlığı, kuruluşundan itibaren Kırım yarımadasında siyasi istikrar sağlayamadığı gibi, kıyı ticaretini de Cenevizlilerin elinden alamadı (Magocsı 45).

Aktörler değişse de tarihin tekerrürden ibaret olduğu vakıadır. Kafkasya’nın insan ticareti üzerinden hakimiyet mücadelesinin Moskova knezliğinin palazlanması ile Osmanlı ve Rus aktörlerinin de uzun yıllar çekişme alanı olarak Karadeniz limanları ve Hazara kadar Kafkasya ticaret yolu etki sahasıydı.

Chalolimen’in güneyindeki Mauro Laco veya Mavro Lako limanı ise bu sahillerin en uygun limanlarından birisi olarak Cenevizli denizcileri çekiyordu. Cenevizli tüccarlar bu koloni yoluyla bir yandan Çerkes ülkesiyle ve diğer taraftan Dağıstan’a kadar ulaşan hatta etkinlik kurmuşlardı.

20, 20 E. S. Zevakin ve N. A. Pençko, agm., s. 84; F. A. Ozova, agm., s. 157

Bölgenin en karlı ticaret unsuru köleydi.

40, 40 E. S. Zevakin ve N. A. Pençko, “Oçerki po İstorii Genuezskih Koloniy na Zapadnom Kavkaze”, s. 91.

Kafkas köleleri genellikle, Karadeniz’in doğu limanlarının ardından önce Karadeniz’deki Ceneviz ticaretinin merkezi olan Kefe’deki köle pazarına sürülüyor, burada ikinci kez pazarlandıktan sonra Orta Doğu veya Avrupa’ya gönderiliyorlardı.  41 Kafkasyalı köleler arasında bilhassa Çerkesler önemli bir yekûn tutuyordu. Belgeler üzerine yapılan incelemeler XIII. yüzyılın sonlarında Kefe’de satışı yapılan Kafkasya menşeli kölelerin %44’ünün Çerkes olduğunu göstermiştir. Onları %23’lük bir oranla Lezgiler ve %11 oranı ile Abazalar takip ediyordu.

42, 42 M. Balard, Genoise, Vol. I, s. 291; I. A. Khvalkov, The Colonies of Genoa in the Black Sea Region, s. 441; H. Barker, Egyptian

and Italian Merchants in the Black Sea Slave Trade, s. 170-171.

Mesela Sultaniyeli Johannes, Çerkeslerin evlatlarını alelade bir eşya gibi sattıklarını anlatılırken aynı dönemde yaşamış bir başkası, Johann Schiltberger de benzer bir bilgi paylaşır.

4949 A. T. Özcan, “Timur’un Elçisi Sultaniyeli Johannes ve Libellus de Notitia Orbis Adlı Eserinden Bazı Parçalar”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 33/55, (2014), s. 147; The Bondage and Travels of Johann Schiltberger, A Narrative of Bavaria, in Europe, Asia and Africa 1396–1427, Translated by J. Buchan Tefler, Printed for Hakluyt Society, London 1900, s. 50. Ayrıca bk. I. A. Khvalkov, The Colonies of Genoa in the Black Sea Region, s. 443; E. S. Zevakin ve N.A. Pençko, “Oçerki po İstorii Genuezskih Koloniy na Zapadnom Kavkaze”, s. 93; I. Origo, agm., s. 326; N. di Cosmo, “Mongols and the Merchans on the Black Sea Frontier in the Thirteenth and Fourteenth Centuries: Convergences and Conflicts”, Mongols, Turks and Others, ed. R. Amitai, M. Biran, Brill Publishing, Leiden 2005, s. 398-399; H. Barker, Egyptian and Italian Merchants in the Black Sea Slave Trade, s. 193-194 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1151076

Kırım hanları “16. Yüzyıl’ın ikinci çeyreğine gelindiğinde Çerkesya içlerine irili ufaklı birçok akın düzenleniyor ve Çerkesler her yıl belli sayıda köleyi Osmanlı padişahı ile Kırım hanına haraç olarak veriyordu

(Karden 18) (Polovinkina 69).(s.6)

1545 Kabardey seferinden öncesine ait olması muhtemel 31 Mart 1545 tarihli, Sahib Giray Han’a yazılan mühimme defterine kayıtlı

hüküm, Çerkesler üzerine düzenlenecek bir sefer kararının nasıl alındığını ve Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı’nın nasıl bir rol

paylaşımında bulunduğunu gösteren önemli bir örnektir. Belgeden anlaşıldığına göre Sahib Giray, kendisine hüküm gönderilmeden önce

İstanbul’a mektup yazarak, Çerkes meselelerini halletmek üzere olduğunu, ayrıca kuzeyde Nogay tehlikesi ortaya çıkmadan Çerkesler

üzerine gitmek niyetinde olduğunu padişaha bildirmiştir. Bunun karşılığında merkezin cevabı günümüz Türkçesiyle şu şekildedir:

Bu konuda tarafıma tefsiratlı bir şekilde arz olunanlar malum ve mefhum oldu. O yörelerin hem umumi hem de özel olarak her türlü ahvali tarafınızdan iyi bilinmektedir. Bu konuda tarafıma arz olunanlar için ne gerekiyorsa din ve devletime layık olarak yapılsın. (Sahillioğlu 318).(s.7)

Kırım Hanlığı’nın Osmanlı’ya tabi olması ve Kuzey Kafkasya kıyılarının alınmasıyla birlikte Osmanlı padişahları kendilerini “Çerâkise ve Kabartıyân”nın da hâkimi olarak görmeye başladılar. Fakat Osmanlı’nın hâkimiyet alanı fiiliyatta Taman ve Azak çevresiyle sınırlıydı (Öztürk 101).16. Yüzyıl itibarıyla bu sınırlar içerisinde imparatorluk nizamının korunması ve Çerkesya içlerinden kıyılara sorunsuz şekilde mal ve insan akışının sağlanması Osmanlı Devleti’nin Çerkesya politikasını belirleyen temel amaçtı. Çerkesya içlerine ilerlemenin ve onlarca savaşçı topluluğun yaşadığı dağlık bir bölgede fiili olarak hâkimiyet kurmanın Osmanlı Devleti için ekonomik bir getirisi yoktu. Önemli olan köle akışıydı ve bu 16. Yüzyıl’da Kırım Tatarları tarafından sağlanıyordu. Sınırda sistemin güvenli işlemesi için gerekli asker ihtiyacı, sınıra yakın Çerkeslerden çeşitli gelirler karşılığında sağlanıyordu.

Sınırın ötesinde kalan Çerkesler ise dar-ül harb olarak görülüyor, potansiyel köle kaynağı olarak Kırım atlılarına arz ediliyordu. Taman kazası, Osmanlı-Çerkes sınırının nasıl işlediğini ve Osmanlıların Çerkeslerle günlük hayatta nasıl ilişki kurduğunu anlamamız bakımından da önemli bir yere sahiptir

Karadeniz’in kuzeyi ile ilgili öncü çalışmalarda bulunmuş iki önemli tarihçiden İnalcık, Osmanlı-Rus rekabetinin 15. Yüzyıl’ın ortasında İstanbul’un alınışıyla birlikte başladığını ileri sürerken, Akdes Nimet Kurat rekabetin İstanbul’un alınışından yaklaşık yüzyıl sonra, Rusların Terek kıyısında kale yapmasıyla başladığını belirtir. (Kurat, Türkiye … 17).

Ruslar 1567 yılında Sunja’nın Terek’e döküldüğü yerde bir kale inşa ettiler (Esadze 4) (Bilge 83). Osmanlı Devleti buna kayıtsız kalmadı ve Kabardey toprakları dâhil tüm Çerkesya’nın kendisine ait olduğunu iddia etti. Oysa şimdi Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı’na karşı Kabardey dahil olmak üzere tüm Çerkesya’nın kendi hâkimiyet alanında olduğu iddiasıyla bir sınır tahayyülü ortaya koyuyordu. Bu iddiası doğrultusunda Terek’teki kalenin yıkılmasını, içindeki malzemelerin de Rus Çarlığı’na ait Astarhan kalesine götürülmesini sağladı (BOA 16-3).

Osmanlı Devleti’nin sınır belirlemesi bakımından ikinci önemli hamlesi, Kabardey bölgesine bir sancak beyi atamasıydı. 1573 yılına ait bir belgeye göre Çerkes soylularından Mehmet Bey “Kabartay sancak beyi” olarak atandı (BOA 23-130). (s.12-13)

Kafkasya Calışmaları – Sosyal Bilimler Dergisi / Journal of Caucasian Studies Kasım 2019 / November 2019, Yıl / Vol. 5, № 9 ISSN 2149–9527 E-ISSN 2149–9101 1 16. Yüzyıl’da Osmanlı Devleti’nin Çerkesya ile İlişkileri ve Osmanlı-Çerkes Sınırı Abidin İnci 35).https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/868526

 

Miras ve Boşluk:

1502’de Altın Orda devleti tamamen çökünce, Kafkasya’nın kuzeyindeki verimli meralar “sahipsiz” kaldı. Kabartayların tam bu noktada Terek ve Sunja havzalarına yerleştikleri ve Rus ilişkilerinde de bölge aleyhine bu alan stratejik rol oynadı.

Rus yayılması karşısında, ileri görüşlü ve kurnaz kişiler olan Kabartay prensleri, değişimi kendi gelecekleri açısından iyi algıladılar, 1552 yılından başlayarak Ruslarla gizli görüşmeler içine girdiler ve 1557 yılında anlaşmaya vardılar: Kabardey Osmanlı-Kırım korumasından (protectorate) ayrıldı ve Rusya koruması altına girdi.

Tarafsız İngiliz tarihçi W.E.D. Allen’in konuya ilişkin değerlendirmeleri

İngiliz tarihçi Allen, Rus – Kabartay ilişkileri konusunda, özetle şöyle yazıyor: Ruslar “… Kabardey prensleri ile de yararlı bir ittifak kurdular. Kabardey prensleri Çerkes ve Tatarlardan oluşan bir halkı yöneten soylu Çerkesler idiler ve Kuban’ın yukarı (kaynak) bölümü ile Terek Irmağı arasında bulunan sıradağların kuzey yamaçlarındaki topraklara hükmediyorlardı.

https://mefenef.com/cerkes-sorunu-ve-gercekler-ii…/amp

 

Büyük İttifak ve Evlilik (1561)

Korkunç İvan’ın ilk eşi Anastasya öldükten sonra, Çar siyasi bir evlilik yapmaya karar verdi.

1561: Kabartay Beyi Temruk İdarov’un kızı Guşenay (Maria Temryukovna) Moskova’ya getirildi, vaftiz edildi ve Çar ile evlendi.

Önemi: Bu evlilik sıradan bir izdivaç değil, resmi bir askeri pakt niteliğindeydi. Bu evlilikle birlikte Kabartaylar, Rus Çarlığı’nın “akrabası ve imtiyazlı müttefiki” konumuna yükseldiler.

Kronolojik olarak baktığımızda evlilik ve ateşli silah temini/ittifak süreci iç içedir, ancak evlilik bu ittifakın en üst düzey “mührü” olmuştur.

 

Rusya ile Evlilik: Bir Meşruiyet Arayışı mı?

Korkunç İvan’ın Temruk İdarov’un kızıyla evlenmesi (1561), her iki taraf için de bir “tanınma” meselesiydi:

Rusya için: Kafkasya’nın en soylu ailesiyle akraba olarak bölgeye meşru bir giriş bileti aldı.

Kabartaylar için: Rus Çarı’nı bir “akraba ve koruyucu” yaparak rakip Çerkes prenslerine ve Kırım Hanı’na karşı psikolojik bir üstünlük sağladılar.

Aslında Kabartay prenslerinin bu hareketinden batı bölgesi Adigeleri’de olumsuz etkilemiştir. Özellikle Şapsığ ve Ubıhlar bunların başında gelir. Kabartay prenslerinin statüleri ve bazı milliyetçilerin hatalı davranışlar Kabartay prenslerine, tüm Adıge ve Dağlı köy prenslerine, üst düzey ya da yöre (il) prensi düzeyinde değil, daha alt/ köy prensi (köy sahibi) düzeyinde statü tanınmıştı. Rusya’da örnekleri çoktu. Buna karşılık Dağıstan ve Güney Kafkasya’da, Rusya ve bağlı ülkelerin değişik yerlerinde bölge (il ya da ilçe düzeyi) prenslikleri vardı: Avar Hanlığı, Abhaz Prensliği, Gürcü, Tatar ve Ermeni prens ve prenslikleri, vb. Bu prenslere protokolde yer ve tuğgeneral rütbeleri veriliyordu.

Günümüzde bazı Kabartaylar arasında geçmişi abartma, kendini öne çıkarma, Rusya’ya bağlı feodal beylerin tarihini büyütme, yöre tarihini tüm Adıge-Çerkes tarihi üzerine çıkarma, geçirme, geçmişi Kabartay “gözlüğüne” göre görme ve sunma, Rusya’ya bağlılığı ve işbirlikçiliği gizleme, perdeleme gibi gerçek dışı davranışlar belirmeye başlamıştır, tabii ki kabul edilemez: Örneğin 1822 yılına değin Kabardey’in “bağımsız” bir ülke olduğu, Kabartay baş prensinin de (pşımeyapş, pşı valiy) Grandük Prens (Rusya Veliaht Prensi) statüsünde biri olduğu gibi absürt/ uydurma iddiaların ileriye sürüldüğünü görüyoruz. Oysa baş prense herhangi bir askeri rütbe verilmiyor, protokole alınmıyor ve balolara çağrılmıyordu. Hapi Cevdet Yıldızın şu ifadelerini yazımıza ekliyor ve hiçbir yorum yapmamıza ihtiyaç olmaksızın okuyucuya sunuyoruz:

Kabardey’in bağımsız olup olmadığı konusuna gelince, bir Kabartay tarihçinin aşağıda linkini verdiğimiz yazısını okumak yeterli olabilir: https://mefenef.com/son-kabardey-buyuk-beyi-kusikups-1370…

Kaynak: Hapi Cevdet Yılmaz, https://mefenef.com/cerkes-sorunu-ve-gercekler-ii…/amp

Rusya’nın bu stratejisini şu üç adımda analiz edebiliriz:

1. Parçala: Sosyal Hiyerarşiyi Bozmak

Rusya, Kabartay prenslerine (Pşilerine) modern unvanlar, maaşlar ve en önemlisi ateşli silahlar vererek onları diğer Kafkas halklarından (ve hatta diğer Çerkes boylarından) ayırdı.

Kabartaylar bu güçle çevre halkları baskı altına aldıkça, bölgede Rusya’ya karşı birleşebilecek “Kafkasya ittifakı” daha başlamadan çökmüş oldu. Çeçenler, İnguşlar ve Osetler; düşman olarak Rusya’yı değil, Rusya’nın silahlandırdığı Kabartay prenslerini gördüler.

2.Yönet: “taşeron” olarak Kabartaylar

Rusya tarafından 16. ve 17. yüzyıl boyunca bölgeyi bizzat yönetmek yerine, Kabartay prenslerini ve onlarla birlikte Rus Kazaklarını kullanarak yazımızda dikkatinizi çekeceği üzere Cenevizlilerin etkin olduğu ve sonra Osmanlı ve Ruslar arasında çekişme konusu olarak öncelikle köle ticaret yollarını ve denetimini sağlamak üzere Rus kazak askeri gücü psikolojik destekçileri olmak üzere bir nevi ” taşeron” gibi kullanıldı. Bağımsız kaynaklara yer verdiğimiz bu yazımızda köle ticaretine konu olan Çeçen yoktur. Ayrıca Oset, İnguş, Çeçenler vasaldı gibi tarihsel bir dayanağı olmayan cümlelerin arka planı ova otlaklarının kullanımı konusunda dayandıkları Rus ittifakı ile yaylım ücreti gibi bir konuyu vasaldı nitelemesi yapmanın aynı Kabardey prenslerinin kalıtsal ve zihinsel devamıdır. Bu tarz yazı ve söylemler tarihte olduğu gibi nefret duygusunu ortaya çıkarmakta ve kime nasıl hizmet ettiklerini bile anlamamaktadırlar. En büyük zulmü ise Rusya’yla müttefik olan bu Kabardey prensleri kendi halkına yapmış zaten köle sınıf sistemi üzerine kurulu olan Kabartay toplum yapısında ailelerin çocuklarını, kızlarını satmalarının normal bir durum haline getirilmesine neden olmuşlardır. Ayrıca 1720 yılında Kabardey Prensi Aslanbek Kaitukin liderliğindeki birleşik bir gücün, Rus Kazaklarıyla birlikte Terek ve Sunja nehirleri civarındaki bazı Çeçen klanlarına (Vaynah toplulukları) karşı askeri seferler düzenlediği ve bu bölgelerde otorite kurmaya çalıştığı belgelenmiştir.

3. Tasfiye Et: Kullan-At Stratejisi

İşte “düşündürücü” olan asıl kısım burasıdır. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde; Rusya artık bölgeye kendi kalelerini (Kafkas Hattı) kurmuş, Kazak birliklerini yerleştirmiş ve coğrafyayı öğrenmişti.

Artık “Kabartay Beyliği”ne prenslerine ihtiyacı kalmamıştı. Bu yerel aktörün büyütülmesi gereksiz, Rusya siyasi geleceği açısından anlamsız olduğu görülür. Kafkasya’ya Kabartay beylerinin katkısıyla yerleşen Ruslar artık kendi güçlerini sağlam bir şekilde konumlandırmalıydı. Çünkü önünde Anadolu vardı.

Sonuç olarak: Rusya, bir zamanlar “akraba” olduğu Kabartay prenslerinin yetkilerini kısıtladı, topraklarını ellerinden aldı ve 1822’de Kabartay İç Mahkemeleri’ni kurarak onların bin yıllık hukuki iç yapısını lağvetti.

Kafkasya’nın bu trajik tarihsel süreci bize göstermektedir ki; bölge halklarının (Çerkes, Çeçen, İnguş, Oset, Dağıstanlı ve diğerleri) kendi aralarındaki statü kavgaları, feodal hırslar veya bir gücü diğerine karşı kullanma stratejileri, uzun vadede sadece bölgeyi dış müdahalelere açık hale getirmiştir.

yüzyılda ekilen bu nifak tohumları, Rusya’nın parçala-yönet siyasetiyle beslenmiş ve yüzyıllar boyu süren acılara, sürgünlere ve büyük kayıplara zemin hazırlamıştır. Ancak bugün bizler, geçmişin taşeronluk hatalarını veya üstünlük iddialarını bir kenara bırakarak, bu ortak acıdan bir ortak bilinç çıkarmak zorundayız.

Kafkasya halklarının geleceği, birinin diğerine vasal olmasıyla değil, tüm halkların birbirinin kadim tarihine ve iradesine saygı duyduğu bir Kafkasya Kardeşliği ile mümkündür. Geçmişin hataları bizi birbirimize düşman etmemeli; aksine dışarıdan gelen müdahalelere karşı ne kadar uyanık olmamız gerektiğini hatırlatan birer ders olmalıdır. Unutulmamalıdır ki; Kafkas dağlarının heybeti, sadece tek bir zirveden değil, tüm silsilenin omuz omuza durmasından gelir.

 

(Not:Bu yazı önemli oranda kaynaklardan alınmış bilgileri yansıtır. Kişisel görüşler ise bu bilgilere dayalı özellikle son bölümde yapılmıştır)

 

Hami Özdil

 

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir