GÖÇERSEN KÜLTÜR DE GÖÇER

Sürgün, zorunlu göç temelde bir dramdır; dağılmadır.
Adını bilmediğiniz yerde hayata tutunmaya çalışmadır.
Bazıları için dört, bazıları için beş, bazıları için altı kuşak geçti.
En kıymetli varlık olan dil ve kültür, akıp giden yılların seline kaptırıldı.
Baş döndürücü zamanın hızı, sonraki kuşakları birbirinden uzak mekanlara savurdu; birçoğu birbirini göremez oldu.
Son nesil gençlikten bir kısım sahte gökkuşağı ikliminde kaybolurken, bir bölümü çekingen, ürkek bir ruh haliyle dil ve kültürü iki eliyle tutup tutmamakta kararsız.
Dünyanın bozulan dengesi ise ona ne ekonomik ne ahlaki ne sosyal ne de psikolojik bir alan bıraktı. Her birimiz köylerimizden kentlere akın ettik. İşte tükendiğimizin, savrulduğumuzun fotoğrafını bu resmediyor; hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Giden yalnız gitmiyor; yanında götürüyor sanki bir milletin varoluş kaynaklarını ya da geride bırakıyor birçok şeyi.
Geriye dönüp baktığımızda, ilk göç edenlerin ve geride kalanların halinin müşküllerini tasavvur edebilirsiniz.
Bu ahvalde bir şeyin bugün daha acı geldiğini görürsünüz: Dedelerimiz ata toprağını hayal ederek kıymetleri ile birlikte yaşadılar bir ölçüde; ama şimdi biz ve çocuklarımız öyle mi?
Dedelerimiz, babalarımız, ninelerimiz öte dünyaya göçtükçe göçün ne denli yaralayıcı ve hatta öldürücü, yok edici olduğunu anladık. Gayri ihtiyari şu cümle dökülür oldu dudaklarımızdan:
Ne gidenler asude ne kalanlar bahtiyar,
Titretir bedenleri eser buz gibi rüzgâr.
Sıkar toprak, sıkar hava her yer dar,
Payımıza düşense ıslak, nemli ahuzar.
Göçün; özellikle kendi iç dünyamızdaki göçün, kıymetli varlıkları zorunlu bırakıp halden hale göçün ne denli acıtıcı, yaralayıcı olduğunu anladık.
Dağıldık.
Yeniden toparlanmanın nasıl mümkün olacağını akıl edemeden dağıldık; buradan geriye dönüş var mı bilemeden…
Kendimizi kandırıp bireysel çıkış varmış gibi kalabalık caddelerde kibrin ve aptallığın sesini dinleyip, çığırtkan nefsin “ben, ben” nakaratlarını beynimizde dolaştırıp durduk.
Geçmişi geri alamayız.
Ataların sıcak, muhabbet dolu ocağına şahit olamayız.
Bir soru var havada sahipsiz, garip, kendinden geçmiş, oradan oraya savrulup dolaşan:
Kendi içsel göçümüzü nasıl durduracağız?
Dağılanlar nasıl toparlanacak?
Hami ÖZDİL

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir