ÇARDAK’TA ZAMAN BİR HOYRAT RÜZGARDIR

Yeniliklere her daim açık bir yer neresi diye sorulursa şayet, bu yerin adının Çardak olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Sinemayla, televizyonla, elektrikle, radyo ve pikapla erkenden tanışanların mekanı.
Yıllarca hem yazlık, hem de kışlık sinema salonu olan bir belde. Hatta birden fazla sineması olan bir yer.
Birden fazla sinemaya nispet edercesine, birden fazla meslek icra edenlerin mekanı. Soba imalatı yapmasından dolayı sobacı ve yine sinema işletiyor olmasından dolayı sinemacı meslek ismini taşıyanlar gibi. Afişlerin elde sokak sokak dolaştırıldığı zamanlar. Bu gece sinemamızda Malkoçoğlu cem sultan… Cühü Memmet ise her gece ama her gece sinema salonunda görebileceğiniz bir isim. Her halde sinema sahibinden torpilli olmalıydı. Aksi taktirde her gün sinema izleme maliyeti kaldırılabilir olamazdı.
Sihirbazlar da gösteri yapmak için gelirlerdi bu beldeye. Buruna çivi çakma numarası, göbekten işetme numarası ve başka numaralar…
İşte nüfusun en yoğun olduğu zamanlar o zamanlardı.
Elektrik santral binası da o dönemlerde inşa edilmişti. Sıvı yakıtla çalışan bir santraldi o. Bahse konu dönem için yenilikçi olduğu kadar önemli bir hizmetin beldeye sunumuydu. Akşam saatlerinde büyük bir gürültü ile çalışmaya başlayan, yatma saatinde de kapanan bir santral..
Tabi bütün bu yazılanlar bazıları için sıradan gelebilir. Ama bunlar var olan kültürel ve sosyal yaşanmışlıklardır. Bunların yeni kuşaklara aktarılmasının önemli ve bir anlamı olduğunu düşünüyorum.
Elektriğin varlığı, televizyonu da çağırmıştı hemencecik. Ama en çokta televizyonun etkilediği insanların varlığı kaygının boyutuna denk gelmeliydi. Kültürel deformasyonun hızlandırıcısı gibiydi sanki. Televizyonun etkileri ile alakalı belki de yüzlerce makale yazılmış olabilir. Hararetli tartışmalar da yaşanmış olabilir. Belki de kendine has bir kültürü olan bu toplum için kültürel deformasyonun ayrı bir anlamı vardır. Çardak özelinde birisinin bunları yazması gerekiyordu belki de.
Lezzet alabilmenin koşulu ise sonuna kadar okumak olabilir. Hani dibine yanmış pilavın en lezzetli yeri, dibindeki hafifçe yanmış yeridir ya. İşte öyle…
Maksat muhabbet olsun.
Muhabbetten kasıt ise saygı ve sevgi olsun.
İki tepenin arasında, bir vakitler mızıka seslerinin çiçeklere rengini verdiği, gülücüklerin hale yapıp güneşi güldürdüğü bir yerin adıydı nede olsa Çardak. Neredeyse herkesin uzaktan yakından birbirine akraba olduğu bir mekanı düşünün. Aynı dilde düşünüp, aynı dilde sevinen, aynı toprakta aynı hors tah’ları söyleyen gençleri. Ama sonradan öğretmen okulunda okuyan, tabiri yerindeyse okumuş çocukların, yeni bir enstrümanla tanışıp, kendilerine göre ayrıcalıklı, sözüm ona bir akımın sahibi gibi görünüp, bahçelerinde saz çaldıkları bir yer Çardık aynı zamanda.
Bileni var bilmeyeni var. Çuça abi. Tanıyanı var, tanımayanı. Yeniliklere açık birisi. Bu yüzden olsa gerek “yenice” sigarasının da tiryakisi. Tabaka tütünlerinin içildiği bir dönemde, fabrikasyon üretilen sigaralardan birisi “yenice”. O zaman “pikap” tabir edilen, içine müzik yüklenmiş plakları çalan, hemen hemen ilk müzik çalar diyebileceğimiz cihazın da sahibi. Artık plaklarda ne tür müzik yüklüyse yüklü işte.
Meyro; “akşam olur tepelerin ardından, bana gelsen ölürmüydün acından”. Farketmez, yeterki müzik olsun. Zaten müzik evrensel değilmiydi. Ama bu cümleyi o zaman kimse bilmiyordu. Bilmesine de gerek yoktu. Bu cümlenin şimdilerde popüler olmasının nedeni ise sonradan farkedilmiş olmasıydı herhalde. Yeni icat bir cihazdan çıkan müzik seslerini dinlemenin zevki de, keyfi de bir başka oluyordu tabi. Başka “Pikap” sahibi kimselerde vardı bu yerde. Sen yerleşkenin hemen üst kısımlarına düşen, tarla tabir edilen boş arazilerde, keçileri ve onların yavruları oğlakları otlatırken, sesi sonuna kadar açılmış pikapta çalan “makber”i zorunlu dinlerdin. O öyle uzayan bir makberdi ki, neredeyse dakikalarca uzadığını sandığınız makbeeeeeeeeeeer” uzayıp giderdi. Kalbe, ruha dokunan tarafı ise size boyut değiştirebilirdi. Ama yaramaz keçi yavrularının toslaması, sizin o boyutta uzun süre kalmanıza izin vermezdi.
Hayal kurmak hangi yaşta başlar bilmiyorum ama çocuklukta kurulan hayallerin en güzel hayaller olduğunu biliyorum. Güneşin batışına eş zamanlı biterdi hayallerim. Sonra akşamın başladığı bu vakitlerde sevimli yaramazların bir o yana, bir bu yana zıplayarak avluya girişleri ile son bulurdu günüm. Tabi sen iş güç ile meşgul iken umarsız, gündüz doyasıya oynayanları göremezdin.
Eğer yorgunluktan uyumadıysan, sana da kalan akşam vakitleri olurdu oynamak için. Sonbahar geceleri daha bir uygundu sanki.
Özellikle “Haci ze”. O geceleri oynanan bir Çeçen oyunuydu. İsmini mahallemizdeki Hacı amcadan mı aldı diye düşündüğüm olmadı değil. Kutsal kabeye Çeçenlerin “Haci ze” dediklerini bildiğim için, ismini ordan almış olabilir miydi? Ama oyunun kendisine bakıldığında kutsal ev ile mütenasip olmayan bir yapısı vardı. Eşleşme yapılır. Çocuklar iki ayrı grup oluştururdu. Sevdiği arkadaşının bulunduğu ya da güçlü gördüğü gruptan olmak isteyenler bir müddet mızıkçılık yapardı elbet. Sonra kura hangi gruba düştüyse ya duvarın yahut balkon direğinin dibinde grup eğilerek, kafalar bir birine değik vaziyette belirlenen rakama kadar sayar, diğer grup ise gecenin karanlığında saklanırdı. Saklananların ne tarafa gittiklerine ise bakılamaz, bu yüzden gözler yere bakacak şekilde, yüzlerin yere dönük vaziyet alması gerekirdi. Grup saklanaları aramaya çıkar ancak grup sabit yerinden pek uzak olmak istemezdi. Zira saklanan gruptan birisi, arayan grubun sabit yerine, onlar farketmeden veya onlardan önce elini değdirdiğinde kazananlar saklanan grup olurdu. Eğer saklananlardan önce sabit yere el değdirilirse arama sırası saklananlara gelirdi. Kazanan saklananlar ise işte o vakit dananın kuyruğu kopmuş demekti. Arayan grup sabit yerlerinde ilk vaziyetlerini alır, saklanan grup değnek dahil arayan gruba vurmak suretiyle bir güzel döverdi. İşte tam bu yüzden “kutsal ev” ile bir alakası olmaması gerekirdi diye düşünürdüm bu ismin.
Doğrusu adını nereden ve neden aldığını hala çözebilmiş değilim. Çözemediğim bir çok şey var tabi ya da sonradan anladıklarım.
Yaşadıkça öğreniyor, yaşadıkça ve yaşlandıkça anlıyor insan.
Renkli simaları, nükteli söylemleri olan kişileri de gördü Çardak. Mesela Çardakta yaşanmış kıssadan hisseler gibi. Çardak Camisi ilk yapılırken asma katı gibi duran ahşaptan yapılı kısmı kadınlar için planlanmış. Kadınların da vaaz dinlediği ve namazlarını kıldığı bir bölüm. Deşirici ise eski bir tabir. Yani dilenci demek. Yine Lezgi hoca bir cuma günü Çardak camisinde vaaz ediyor. Kadınlar cuma için erkenden gelmişler vaaz dinliyorlar. Hocanın karısı da orada. Vaaz kapıya gelen dilencinin boş çevrilmemesi ile ilgili. Lezgi Hoca şöyle vaaz ediyor; kapıya gelen deşiriciyi sakın boş göndermeyin. Sonrasında sevabını da anlatıyor.
Vakta ki bir dilenci Hocanın evde olmadığı bir günde gelir. Karısı ne vereceğini bilemez ve hocanın sakosunu deşiriciye verir gönderir. Tabi hoca bundan habersizdir. Soğuk bir günde hoca giymek için karısından sakosunu ister. Lakin sako çoktaaan gitmiştir. Karısı, onu ben deşiriciye verdim der. Hoca kızgınlıkla niye verdin diye çıkışır. Ee sen camide deşiriciyi boş çevirmeyin diye vaaz ettin ya. Ben de boş çevirmemek için sakoyu deşiriciye verdim. Hoca çaresiz, o vaaz bize değildi, o vaaz bize değildi diye söylenir.
Yine Lezgi hoca ilgili bir başka kıssa: Sağlık memurlarına eski tabirle sıhhiyeci denirdi. Ama onun Çardakçası sihyeci. İşte ona da mesleğinden dolayı sihyeci diyorlardı. Hani kafasının çoğu zaman demli olduğunu söyleyenler var, bu doğru olabilir. Fakat bana kalırsa o her şeyin de farkında sanki. Sihyeci kendi yolunda giderken, Lezgi Hocanın onu durdurup islamın şartlarını niçin sorduğunu galiba ben anladım.
Sen işin sonuna bak.
Lezgi hoca belki de kendini ülema, sihyeciyi de din fakiri zannediyordu. O da aktarılan anlayışa göre hareket ediyordu kuşkusuz. Ayrıca onu sorgulamak ta haddimize değil. Sadece bir nükteyi aktarmaktır amacımız. Soru ona göre müthişti tabi. İslamın şartı kaç? Sihyeci saygılı bir şekilde, Hocam eski islamın şartını mı, yoksa yeni islamın şartını mı söyleyeyim? Hoca bu cevap karşısında şaşırdı tabi. Eskisi yenisi mi var dedi hoca.
Sihyeci sakin bir şekilde, var ya hocam dedi.
Hoca bir an duraksadı ve önce eskiyi, sonra yeniyi söyle dedi.
Eskisini hemencecik saydı sihyeci; “Savm, salat, hac, zekat, kelime-i şehadet”.
Yenisi, “alavere, dalavere, dubara, idare, mudara”.
Vaziyet öyle ama.
Eski karnelerde “hal ve gidiş” diye bir bölüm vardı. Öğretmenlerin verdiği bir karne notu. Çeçenlerin hep ğıllık dedikleri şey olsa gerek. Yani saygı, sevgi, başkalarının hakkını hukukunu gözetme. Başkalarına bırakın zarar vermeyi, faydayı esas alan yazılı olmayan düsturlar manzumesinin hayata hakimiyeti.
Ohoo, geçmiş olsun.
Onlarda nerde kaldı..
Doğru, sanırım geçmişte kaldı.
Elde neredeyse bir şey kalmadı.
Yani, ne hal kaldı, ne gidiş. İnşa için ise sanırım yeni bir bismillah gerek…
Ondan evvel ise hasbi insanlar gerek…
Hami ÖZDİL
*savm=oruç
*salat=namaz

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir