ÇEÇEN DİASPORASININ SINAVI YÖNTEM Mİ SONUÇ MU?
Bugün Çeçen diasporası, anavatanla kurulacak ilişkilerin geleceği üzerine devam eden tartışmalar var. Yönetimle iş birliğini savunan bir kesim, meseleyi ısrarla “Baba vatanla temas kurulmasın mı, asimile mi olalım?” eksenine çekiyor. Oysa şahsi görüşüm diasporanın önündeki asıl sınav anavatanla bağları koparmak değil; bu bağların kimin şartlarıyla, hangi araçlarla ve neyin karşılığında sürdürüleceğidir.

Bu ilişkinin diaspora için ne kadar hassas olduğunu anlamak için yakın tarihe bakmak gerekli. 19. yüzyıldaki sürgünün ardından, Sovyet döneminin baskıcı politikaları nedeniyle Çeçenistan ile diaspora arasındaki bağlar uzun yıllar kopuk kaldı. Bu uzun sessizlik, 1990’larda Sovyet blokunun dağılması ve Cevher Dudayev döneminde Türkiye’ye gönderilen öğrencilerle aşıldı. Birinci bağımsızlık savaşı yıllarında diaspora ve anavatan tek yürek oldu. O günlerde atılan adımlar, bugün dahi kesintisiz devam eden bireysel ilişkilerin, evliliklerin ve ticaretin temelini oluşturdu. Dolayısıyla toplumun, zaten çok önceden başlamış olan ve hala devam eden, anavatanla organik bir bağ kurmaya dair hiçbir itirazı yoktur.
Ancak bugün, 90’lı yıllardaki tablodan çok farklı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bağımsızlık mücadelesinin kaybedilmesi ve kurulan yeni yönetim anlayışı, bölgede farklı bir tablo yarattı. Rusya’nın kaynaklarıyla sağlanan altyapı inşası fiziki bir rahatlama getirse de; muhalif seslerin baskı ile, kimi zaman aileler üzerinden susturulması ve diasporadaki kanaat önderlerine yönelik operasyonlar düzenlenmesi derin bir güvensizlik ortamı doğurdu. Bugün güvenlik kaygısıyla kimliğini gizleyen, memleketine dönemeyen on binlerce insan var. Güncel konulardan trafik tartışması gibi basit gerekçelerle gençlerin zorla Ukrayna cephesine gönderilmesi benzeri olaylar, bölgede yaşanan hukuksuzluğun ve ağır bedellerin somut bir örneği.
Bu tablo karşısında, diasporayı temsil eden bazı kurum ve derneklerin sergilediği seçici hafıza ise toplum vicdanında haklı soru işaretleri bırakmaktadır. Çeçen tarihindeki sürgün ve soykırım gibi trajik olaylarda haklı olarak ortak, resmi ve gür bir ses çıkaran bu yapıların; konu son 20 yıllık savaşa, o dönemde yaşananlara ve bu sürecin ağır bedellerini ödeyen insanlara geldiğinde bilinçli bir sessizliğe bürünmesi düşündürücüdür. Geçmiş yüzyılın acılarına resmi düzeyde sahip çıkarken, henüz kabuk dahi bağlamamış yakın dönemin mağduriyetlerini adeta yaşanmamış gibi özenle tırpanlamak, sergilenen duruşun tutarlılığını zedeleyen derin bir çelişkidir.

Hal böyleyken, mevcut yönetimle resmi temasları artırmayı savunanların meseleyi ısrarla “Ya temas kurarız ya da yok oluruz” ikilemine sıkıştırması haksız bir çarpıtmadır. Bu yaklaşım, getirilen haklı eleştirileri kasıtlı olarak saptırmakta ve itiraz edenleri sanki toplumun köklerinden kopmasını savunuyormuş gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi; diasporada hiç kimse doğal, sivil ve insani temasların karşısında değildir.
Buradaki temel itiraz, temasın bizzat kendisine değil; bu temasın mevcut yönetimin finansmanı ve siyasi gölgesi altında yapılmasıdır. Bir amaca ulaşmak, tek başına bir başarı ölçütü olmaz; o amaca giden yolda kullanılan yöntemler, sonuç kadar önemlidir. Temas faaliyetlerinin mevcut yönetimin bütçesiyle sağlanması, sıradan bir misafirperverlik olarak okunamaz. Tek taraflı maddi destek, kabul edeni karşı tarafa borçlu kılar ve zamanla fikri tavizleri beraberinde getirir. Yönetimin parasıyla bir ziyaret yapılıyorsa, oradaki hak ihlallerini eleştirme, Ukrayna’ya zorla gönderilen gençler için ses çıkarma hakkından da feragat etmiş olursunuz.
Maddi ve siyasi olarak bu hizalanmayı tercih eden ve tüm diasporayı temsil etme iddiasında olan bazı kurumların, eleştirileri görmezden gelerek sadece belirli bir çizgiyle yürümesi; farklı düşünen, yakın tarihte bedel ödemiş veya bu etik sorunlara itiraz eden geniş bir kesimi dışarıda bırakma sonucunu doğurmaktadır. Birleşmeyi savunduğunu iddia eden bir anlayışın, kendi içinde bu denli büyük bir dışlamaya yönelmesi, toplumsal dokuyu onarmaktan ziyade yeni çatlaklar yaratmaktadır.
Bu noktada dile getirilen eleştirilerin gayesi, diasporayı kutuplaştırmak veya belirli yapıları yıkıcı şekilde hedef almak değil; aksine, bu gidişata dair toplumsal bir farkındalık oluşturmaktır. Çelişkilere ve etik sorunlara işaret etmek, anavatanla kurulacak ilişkilerin daha sağlıklı, kapsayıcı, bağımsız ve ilkeli bir zemine oturması için bir düşünce çağrısıdır. Görmezden gelinen mağduriyetleri hatırlatmak ve tek taraflı maddi bağların getireceği dışlayıcı riskleri konuşmak, ortak vicdanı diri tutmanın bir gereğidir.
Diaspora olarak Çeçenistan’da bir savaş başlatmak veya bitirmek, Çeçenistan’daki siyasi yapıyı doğrudan değiştirmek bizim yapabileceğimiz işler değil. Ancak tutarlı durmak, yanlış olana “yanlış” diyebilmek tarihi bir sorumluluktur. Hedefe giden yolda ilkelerden taviz vermemek, anlık menfaatlerden feragat etmeyi gerektirse de kanaatimce doğru olan budur. Meşru ve şeffaf yöntemler, savunduğumuz davanın inandırıcılığını korur.
Özetle mesele Çeçenistan ile bağları koparmak değil; bu bağları siyasi tavizler vermeden, ahlaki konumumuzu kaybetmeden ve kendi bağımsız imkânlarımızla, ilkeli bir şekilde sürdürebilmektir.
Ağustos 18, 2026
Hüseyin Altunbay











Hüseyin Bey Yüreğinize sağlık konuyu çok güzel bizimde kalbimizden geçtiği gibi yazınızda aktarmışsınız.
Deal Reez Hılhu
Selam ve dua ile