NANA

O    vakitler Maraş’ın sancak,    Halep’in    vilayet olduğu yıllardı. Deve kervanları yola düzülür, onun anlatımıyla, keadiy, Çeçence kumaşlar demekti, kuuziy,=halılar ve daha başka nice ihtiyaç malzemelerini Çardak’a, Esendere’ye taşırdı. Mallar itina ile yerleştirilir, raflar bu ürünlerle dolar taşardı. Onun ismi de o vakitler NANA değil Zahide idi. Ama biraz topalak bir çocuk olduğu için olsa gerek,    Potuk  çocukluk ismi olarak kaldı.

Esendere’nin arazisi  münbitti. Orada yetiştirdikleri çok çeşitli sebzeleri görebilirdiniz. İsimlerini bir bir saymaya başladığında, eşsiz lezzetleri hayal edebilirdiniz. Paastınış=kavun, kharbuzuş=karpuz, şamanuuş=muhtemelen acur ve sırasıyla diğer ürünler sayılır, çeşitliliğinin ve bereketinin anlatılmaya çalışıldığını anlayabilirdiniz. Ama o biriktirdiği anılarını size anlatırken, sizin de onun zamanını ve mekanını yaşadığınızı hissederdiniz. Halep vileyetinde memur olan babası, henüz çocukluk çağında vefat etmişti.    Onun Halep’ten arada bir gelişini hatırlıyordu. Babasının cevizle beslediği atıyla gelişi onun için herşeydi. İki evli olan babasının, annelerinden birini bu evden göndereceğim, söyle bakalım Potuk, hangisini göndereyim? sorusana Potuğun Haceri gönderme, öz annesini işaret ederek, bunu gönder cevabının ise babasının pek hoşuna gittiği anlaşılıyordu. Belliki Potuk, Haceri çok seviyordu. Oysa öz annesi o değildi. Öz annesinin değilde,    Hacer’in isminin benim aklımda kalmış olması da, herhalde  Potuk’un Hacer’e olan sevgisinin öne çıkmış    olmasındandır. Babasının atıyla son gelişini acıyla hatırlıyordu. Birden hastalanışını, taş ve çamurdan yapılı sedirin üzerine serili yün yatakta yatışını hatırlıyordu.   Bir de Arap kökenli olan babaannesi tarafının, yani  babasının dayılarının onun ölümünü işittiklerinde  geldikleri  zamanı hatırlıyordu. Kendi tabiri ile başlarında büyük  çalbınışları olan adamlardı.  Bu onun çok dikkatini çekmişti. Çalbınış dediği ise başa sarılmış büyükçe sarıktı. Babasını kaybettikten sonra  o dönemin tabiri ile, artık o bir dede yetimiydi. Dede ise tepeden tırnağa silahlı gezen birisiydi. Kafkasya’dan göç edip geldiklerinde, önce Pazarcık Narlı’da iskan edilmişler, orada ev yapıp bir süre yaşamışlar, sonra ise, Esendere’ye gelip yurt tutmuşlardı. Dede de çok geçmeden vefat etti. Amcasının karıştığı ölümlü olay ise, çok sevdiği      Esendere’yi    bir    daha hiç göremeyeceği anlamına geliyordu. Artık Çardak’a akrabalarının yanına göç hazırlıkları    tamamlanmış, birazdan yola çıkılacaktı. Kağnı arabasında, birkaç parça eşya arasında, o da yerini aldı.  Araba tekerleri zzaak, ziik sesleri çıkararak evden bir müddet uzaklaşmıştı. Son kez, arabadan doğrularak, bir evine, bir de yaklaştıkları mezarlığa, babasının mezarına doğru baktı. Hüzünlüydü. Öylece    eşyaların arasına yığıldı. Hiç bir şey diyemedi. Yol boyunca da sustu kaldı.    Zaten kimse de onun bu halinin farkında değildi.

Kağnı arabası Çardak’a ulaşmış, kalacakları haneye yerleşmişlerdi. İki annesi de Enginoy taypı=klanına mensuptu. Bu yüzden Enginoy mahallesinde, akrabalarının yanına yerleşmişlerdi. Birkaç gün öyle geçti. Akrabalarından çocuklar onu oyun oynamak için çağırdılar. Artık avluda, sokakta oynamaya da başlamıştı.    Bir gün annesinin sokaklarda oynamayın, sizi kaçırabilirler ikazı, bir tehlikenin varlığına işaret ediyordu. O dönem savaşın, iç karışıklıkların devam ettiği bir dönemdi. Zeytin Ermenileri’nin tehciri de o dönemde olmuştu. Hatta bir kısım Zeytin Ermeni ahalisi geçici bir süre Çardak’ın Çahçıra deresi bölgesinde kalmışlardı. İşte annesinin tedirginliği de bu yüzdendi. Süleymanlı kazası tüm teşkilatıyla Çardak’a taşınmış, Çardak o dönemde ilçe olmuştu. O dönemlerde Çardakta bir çok zanaat erbabı vardı. Köşker, terzi, nalbant, demirci ve diğer dükkanlar,  binsekizyüzseksenli yıllarda inşaa edilmiş,  ahşap minaresinin ucunda ayyıldızı olan olan caminin çevresinde olmak üzere,  Çardak’ın değişik yerlerinde faaliyet gösteriyordu.

Çeliğe su vermekte mahir olan Demirci İsmail’in babası Musa da bir demirci ustası idi. Çakhçıra bölgesine gelerek Ermeni ahalisine seslendi. İçinizde demirci ustası var mı? İçlerinden birisi ben demirciyim dedi ve Musa’ya yaklaştı. Adı Hanna idi. Hanna onun yanında altı aya yakın çalıştı. Bir Ermeni yapımı olan Lövsi=demirci körüğüne altı ay Hanna’nın eli değdi. Demiri döverken pek iştahla dövdüğü söylenemezdi. Çünkü aklı,    tehcir edilen yakınlarında idi. Onların peşine gitmeyi hayal ediyordu. O da öyle yaptı. Altı ayın sonunda tehcir bölgesi Suriye’ye, akrabalarının yanına gitti. Size palği=demirci dükkanını da biraz anlatmalıyım. Giriş kapısının tam karşısında yerden yaklaşık 100 cm yüksekliğinde dört tarafı düzgünce tesfiye edilmiş bir ardıç kerestesinin üzerinde örs ve bir kaç çekiç, çeliğe su vermek için hemen onun önünde, içinde neredeyse siyaha dönmüş su bulunan, Çeçence apiri= ardıç ağacından su teknesi yer alıyordu. Kapıdan girişte hemen sağ tarafta demirci körüğü ve duvarlara monte edilmiş raflarda demirci malzemeleri yer alıyordu. Uzun yıllar sonra babasından miras  demirci aletlerinin olduğu dükkanda kesici aletleri keskinlemek için kullanılan elkh=bileyi’ye uzun süre baktığımı gören Demirci İsmail amca, hikayesini anlatmaya başladı. Bak Hami, bu elkh,    Çeçenistan’ın Argun suyundan çıkarılmıştır. Büyük dedemiz bunu oradan getirmiştir diye anlatmaya devam ederken, ben oraları hayal etmeye başlamıştım. Oradan kopup gelenlerin dağarcığında ne hikayeler vardı bir bilsen. Sıcak yaz aylarında damda serili yatağa yatıp,    gökyüzündeki yıldızları seyre dalınca,    o göçten nasibini almış çocukların    soluk soluğa koştukları tepeleri, yeşilin her tonunu görebildiğiniz kırları, şarıldayrak akan suları, en zoru da orada kalan arkadaşlarını hayal ettiklerini düşünebilirdiniz.

Çakhçırada artık tehcire tabi kimse kalmamıştı. Potuk sokaklarda oynayabiliyordu. Annesi de artık aldırmıyordu. Sonra yıllar yılları kovalamış, Zahide artık bir genç kız olmuştu. Her genç kız gibi hayal kurduğu muhakkaktı. Ancak, Boranlı Abdullah’ın kaderine yazılmış olduğunu nereden bilebilirdiki. O yıllar kurtuluş savaşının olduğu yıllardı. Kurtuluş savaşında, vücudunun çeşitli yerlerine kurşun almıştı Han Mecit oğlu Abdullah. Düşmanı keşif için atıyla önden gitmişti.    Ancak pusudaki düşman, atın kurşun menziline girmesiyle birlikte tüfek atışına başlamıştı. Kurşunlar hem ata, hemde kendisine isabet ediyordu. Atın yönünü çevirdi, atın yaraları henüz sıcakken kurşun menzilinden çıkabileceğini düşündü. Atını bütün gücüyle sürdü. Bir müddet sonra at yere yığıldı,    Abdullah ta atın yanına yığılmıştı. Kurşun menzilinden çıkmışlardı, lakin at ölmüştü. Bir süre sonra Türk askeri geldi, Abdullah’ı cephe gerisine aldılar. Oradan da hastaneye. Tedavi süreci başlamıştı, ama doktorlar kolunun kesilmesi gerektiğini, kesilmediği taktirde öleceğini söylediler. Abdullah ise doktorlara, çolak ya da kolsuz denilmesindense, ölmeyi tercih ederim cevabını verdi.Kolunu kestirmedi. Artık ölümü bekliyordu. Fakat ölümün vaktini tayin eden de Allah’tı. Ölmedi. Lakin kolu, tabiri caizse kurudu, işlevini yitirdi. Artık hastanedeki süresi bitmişti. Taburcu edildi, sonrada terhis edildi ve köyüne doğru yola koyuldu. Evine ulaştığında annesi onun durumuna üzülmekle birlikte, sağ geldiği için Allah’a şükrediyordu. Abdullah’ın geldiğini duyan akrabalar, köylüler birer, ikişer geldiler. Ancak Abdullah’ın gözleri çok sevdiği küçük kızkardeşini arıyordu. Misafirler kesilince annesine sordu, Petimet nerede? Onun öldüğünü söyleyemediler. Annesi kısık bir sesle Lulkhooş yekhineer=komşuya gitmişti diyebildi. Ancak Abdullah’ın içinde kendisi ile ilgisiz, kendini aşan bir sıkıntı vardı.    Öylece daldı gitti. Bir film şeridi gibi bir çok şey gözünün önünden akıp geçti.. Henüz onbeş, onaltı yaşlarındayken babasına küsüp Çeçen eşkiya reisi Şeyt Mirza’nın(şeytan Mirza) yanına gidip eşkiyalığa soyunduğu anlar geçti gözünün önünden. Ancak eşkiyalığın kendisine uygun olmadığını ise çabuk anlamıştı. Çayırlık bir mevkiye geldiklerinde Şeyt Mirza    orada yayılmakta olan atları getirmesini söyledi ona.Abdullah’ın cevabı ise çok enterasandı.Bir eşkiya reisi böyle sözlere anlam verebilir miydi? O atlar bize ait değil ki, onları neden getireyim dedi Abdullah, Şeyt Mirza’ya. Şeyt Mirza şaşırmıştı. Bu çocuk ne diyordu. Yaptıkları işin adının eşkiyalık olduğunu bilmiyormuydu. Şeyt Mirza bunları düşünürken Abdullah atını çoktan geldiği yere, evine doğru sürmüştü bile. Abdullah bunları düşünürken annesinin sessini işitti. Petimet dedi ve ses boğazında düğümlendi. Bir türlü sonrasını getiremiyordu. Ne var ki hakikat er ya da geç söylenecekti. Öyle de oldu. Petimet dedi tekrar, o öldü.İşittiğinde genç Gazi Abdullah’ın yüreği kor bir aleve dönmüştü. Oda buz kesti. Matemli günler bir süre daha devam etti.

Günler, aylar, belkide yıllar geçti. Yavaş yavaş içtimai hayata dönüş başladı. Geçim için yapılacaklar bir ucundan tutulmaya başlandı. Tek el ve çolak kol ile yapılacak işlere aman verilmedi. Gün geldi annenin gündemine Borandereli Abdullah’ın evliliği girdi. Konuşulan kız ise Çardaklı Potuk, yani Zahide idi. Abdullah çocukluğunun bir bölümünü Çardakta geçirmişti. Çardak yabancısı değildi. Babası onu eğitim alması için, Eskilerin Değistın tabir ettikleri Çeçenistan’dan göç ettiğinde Çeçenistanın yarı ilmi gitti şeklinde söyledikleri Khasi mollaya yollamıştı. Khasi mollanın oğlu Anıs çocukluk arkadaşıydı. Orada başka arkadaşları da vardı. Büyükler konuşmuş, karar verilmiş,    Zahide istenmişti. Zahide’ye ise bir şey soran olmamıştı. Dayısı Dölt Mirza(Devlet Mirza) büyük olarak karar vermişti sonuçta. Çeçen adetlerinden biri olan “yossine”, gelin adayının ikamet ettiği evden samimi olunan başka bir haneye misafir bırakma eylemi gerçekleştirilmişti. Ancak Zahide bu evliliği onaylamıyordu. Gizlice kardeşi Ahmet’e haber gönderdi. Ahmet te hızlıca jandarmaya haber verdi ve jandarma zamanın tabiri ile müfreze evin etrafını sardı. Ancak karşı senaryo hemen hazırlanmış,    evin ikinci katının    bir odasına tiyatro ekibinin usta oyuncusu bir bayan, üzerine Maraş’ta kadınların eskiden çok kullandıkları baş, yüz dahil vücudu tümüyle örten izar denilen bir giysiyle sandalyeye oturmuştu. Aşağıda ise erkekler    müfreze komutanına gayet olağan, sakin bir şekilde kaçırma hadisesinin olmadığını, gelin adayının da zaten kendi gönlüyle, isteği ile hareket ettiği anlatılıyordu. Şayet inanmıyorsa, yukarıya çıkıp kendisine sorması için eve davet ediliyordu. Müfreze komutanı merdivenlerden yukarıya çıktı, onu bir odaya aldılar. Karşısında hiçbir yeri görünmeyen birisi sandalyede oturuyordu. Komutan ona sordu. Kendi isteğinle, gönlünle mi gidiyorsun? İzarın altından    eksik Türkçe ile kısık bir ses geldi, “hee,    gönünen gidüy”. Bu kısa cevapla komutan çok çabuk ikna olmuştu. Komutan hızla odayı terketti ve askerlerini alarak oradan uzaklaştı. Tabi ki sandalyede oturan Zahide değildi. Jandarma komutanı    Zahideyi tanımıyordu. Tanısa da zaten sandalyede oturanın yüzü dahil hiç bir yeri görünmüyordu. Artık Abdullah ve akrabaları  için Çardak’ı terketmek zamanı gelmişti. Atlara binildi ve hızlıca Çardak geride bırakıldı. Düğün yapıldı, toy yenildi. Zahide’yi merak ediyorsanız söyleyeyim. Zamanın onlara mutlu bir evlilik, düzineden fazla çocuk getirdiğini biliyorum. Taktirin önüne geçilmiyeceğini de. Hiç şüphesiz Zahide,    kalbi safi    Abdullah’ı sevmişti. Boranlılar, Boran    çocukları da NANA’yı çok sevmişti. O sadece kendi çocuklarının NANA’sı değil, tüm Boran çocuklarının NANA’sıydı. Onun adının Zahide olduğunu zamanla kimse bilmeyecekti. Artık onun adı NANA idi. NANA ise ağaçtan fakir Boran köyünün coğrafyasını pek benimsiyememişti. Çünkü bu köyde ağaç kültürü yoktu. Oysa memleketi Çardak öyle miydi? Dağları orman ağaçları ile, arazileri meyve ağaçları ile kaplıydı.

Zaman ne kadar hızlı akıyor bir bilsen. Çocuklar, sonra torunlar. Gelenler, gidenler, biten ömürler.Bir biri ardınca tekrarlayan yıllar. De get Bayburt, de get sende nem kaldı. “Alil Hami alil=söyle hele Hami söyle”.Belliki hoşuna gidiyordu. Çok sevdiği dutları koydum önüne. Ne yazık ki    tadı damağında kalan o eski elmalar ise kaybolup gitmişti. Tıpkı o bereketli, tatlı insanlar gibi. Torunu olan benim çoçukluğumdaki elma bahçeleri bile yok olmuş, yerini yeni cins elmalar almıştı. Şimdi size çocukluğumdaki hatırldığım elma bahçelerini sıralayayım. Esat dedenin, şıh mırz dedenin, Nasuh dedenin, Bikatu nenenin bahçeleri. Elma türleri ise çok çeşitliydi. Osman paşa, kendimizin isimledirdiği ağustos ayında olgunlşan, rengi kıpkırmızı çarşı elması,    Kooparatif müdürünün oturduğu evin önünde olmasından dolayı küçük, tatlı, sarı renkli müdür elması, tavşan başına benzemesinden dolayı ismini almış olmalı ki tavşan başı elması ve hatırlıyamadığım başka çeşitler. Ağaçların boyu, meyvelerin aroması, şimdiki meyvelere benzemiyordu. Müdür elması ağacı, Kaedi teyzelerin evlerine inat göğe doğru yol almış, bir dalı yola sarkmıştı. Olgunlaştığında meyveleri yola dökülüyordu. Kukin haçiş ise en önemli erik çeşidi idi. Muhtemelen cefakar Çeçen anaları ,Kafkasya’dan göç sırasında, bazı tohumları yanlarında getirmiş olmalıydı. Vel hasıl Çardak’ın yazı bereketli, kışı ise çocuklar için eğlenceli, zevkliydi. Şukelde, Lokman bosoda, Taşpınarda hozlu kızaklar kayılırdı. Bu kızak çeşidinin Çeçenistan’a mahsus olduğunu düşünüyorum. Orada da Çocuklar hozlu kızaklara biniyorlar. Taşpınar her daim çocukların kızak kayma    alanıydı. Şıhmırz dedenin ise, yaşı bir asrı geçmişti. Hatta dişlerinin yeniden çıktığı konuşuluyordu. O zaman konuşulduğuna göre yüzaltı yaşındaydı.    Eşkiyalar onu yaralamış, öldü diye    kuyuya atmış, üzerine taş ve çalı koymuş, ama o herkese inat yaşamayı seçmişti. Öyle anlatmışlardı bana da. O yaşta tabiki gürültüyü kaldıramazdı. Tek tüfekle avlu kapısından göründüğünde, bağırmasından çok sinirli olduğu anlaşılıyordu. Arkamızdan ateş etmişti. İsabet etmediğine göre, belli ki korkutmak için havaya ateş etmişti. Biz kaçıştık, herhalde korktuğumuz için değildi. Cesaret timsali kardeşim Fatih te yanımda koşuyordu. Sen yanımda koşuyorken, nasıl olduda birden kort tepede göründün Fatih. Kurşun sana mı değdi, roket sana mı değdi. Senden sonra kaç yıldız daha kaydı biliyor musun? Senden sonra hiç güldüğünü gören olmadı NANA’nın.  Bağdat yıkıldı. Feryatlar yükseldi yüreğinde,    NANAAAAAAA…. Lakin bu sesi hiç duyan olmadı. Sonra kutsal bir söz gibi, dilinden hiç düşmedi onun, NANA, NANA, NANA…..

 

Kaç zamandır yıldız düşer allar içinde

Dağ taş matem, inliyor bak sevada göçünde

Sen düşerken toprağına, vatan içinde

Bir sevdadır Bahar, çiçek, kan yeşertecek

Körpe yüzler kırda koşup çiçeklenecek

 

HAMİ ÖZDİL

Hikaye gerçek hayattan alınmıştır. Hikayede geçen isimler gerçek kişi isimleridir.

You may also like...

15 Responses

  1. erol dedi ki:

    Çok güzel.. Ellerine sağlık Hamiciğim.. Yazmaya devam etmelisin..

  2. Yahyahan dedi ki:

    Değerli ağabey Allah razı olsun. Yazdığınız şeyler geleceğe bir ışık gibi aydınlatacak. çok hoşumuza gitti. çok selamlar

    • Hami Özdil dedi ki:

      Teveccüh gösterdiniz. Sağ ol, var ol Yahya Kardeşim. İyi ki varsınız.

  3. Emin dedi ki:

    Abi tebrik ederim. Yazıynızı birkaç kez okudum Emin Altunbay

  4. Cengiz Işık dedi ki:

    Hami tebrik eder başarılarınızın devamını dilerim

  5. Nadir YAMAÇ dedi ki:

    Hami Başkanım muhteşemsiniz,bir solukta okudum.Nolur bu tür yazılarınıza devam ediniz ve bizide mahrum etmeyiiniz lütfen.Teşekkürler.

    • Hami Özdil dedi ki:

      Nadir bey teveccühünüz için teşekkür ederim. Size ve nezdinizde tüm dostlara selamlar.

  6. Tekin Gün dedi ki:

    Eline,emeğine sağlık.Araştırmalarının ve yazılarının devamı temennisiyle,selamlar…

    • Hami Özdil dedi ki:

      Samimi, içten ve çok değerli abim, Teşekkür ederim. Selamlar, saygılar.

  7. Cecen Boran. dedi ki:

    Emegine saglik Abi.

  8. Hami Özdil dedi ki:

    Sağol, Varol Çetin. Teşekkür ederim.Sevgilerimle, selamlar.

  9. Tuncer ARI dedi ki:

    Çok güzel,bizden birşeyler olması daha güzel.Çardak ta bizim de akrabalarımız varmış, dedem gider gelirmiş atla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir