Hikmet

Çardak’ta yazları çok güzel olur. Havası çok güzel olur, tabiat çok güzeldir. Evler dolar, yeni gelenler, gidenler özlemlerini giderir, çocukluk hatıraları canlanır. Büyük şehirlerde kalabalıklar içinde stresle koşturan insanlar o yalın, samimi diyaloglarda tüm yorgunluklarını atar, gecenin ilerleyen saatlerine rağmen gruplar halinde derin sohbetler, kahkahalar her tarafı şenlendirir. Her yaş grubundan kadınlı, erkekli arkadaş grupları balkonlarda, bahçelerde hasret giderip eskileri, yenileri konuşurlar, duygularını paylaşırlar. Bütün makamlar, mevkiler orada eşitlenir. İçten, samimi muhabbetler olur. Hele geceleri geç vakitlerde binbaşı yolunda gülmekten insanların karınlarının ağrıdığı ve Hamdi Bey’in renk kattığı ayaküstü muhabbetler… O tadı bilenler için Dünyanın en iyi tatil yerlerinden daha iyidir yazın Çardak.
Geçen yaz Çardak’ta yukarı doğru yürüyordum. İleride bir grup oturup sohbet ediyordu. Selam verdim. Hikmet Özdil ağabey eliyle işaret ederek beni yanlarına çağırdı, yaklaştığımda daha önce tanımadığım, ama hiç de yabancı gibi olmayan, Çeçen olduğu her halinden belli olan yabancıyı bana, ‘bu misafirimiz Hikmet’ diyerek tanıttı. Sonra birlikte oturduk ve selamlaşma ve hatır sormalardan sonra misafirimizi tanımak için sorularımızı yönelttik. Misafirimiz hayat hikâyesini özetledi, ben de sizlerle paylaşmak istedim.


Misafirimiz Hikmet 1938 yılında Çardak’ta doğmuş. Babası Subaymış. Doğduğu sene Çardak’tan Ceyhan’ın Dikilitaş Köyüne ( Anavarza da olabilir yanlışım olmasın) taşınmışlar, bir buçuk yaşında da Ürdün’e taşınıp yerleşmişler. On sekiz yaşında iken Üniversite okumak için Almanya’ya gitmiş. Orada Üniversiteyi bitirerek mastır ve doktorasını da yaptıktan sonra yine Almanya’da İşletme Fakültesinde Profesör olarak göreve başlamış, orada yıllarca çalışmış.


1991 yılında Çeçenistan’ın bağımsızlığından sonra Grozni’ye gelerek buradaki Üniversitede hoca olarak göreve başlamış. 1. savaşın çıktığı 1994 yılına kadar burada görev yapmış. Savaş çıkması üzerine bu sefer Kanada’ya giderek burada öğretim üyeliğini sürdürmüş. Sonra emekli olmuş, Kanada’da ve Ürdün’de yaşıyormuş. Kendisi bu durumda Arapça, Almanca, İngilizce, Rusçayı çok iyi biliyor. Çeçence zaten ana dili. Anlatmaya devam ediyor, biz de pür dikkat dinliyoruz. Çardak’ı hep merak edermiş, ama doğduğundan beri bir daha hiç gelememiş. 2009 yılı yazında, ‘acaba şu doğduğum yer olan Çardak nasıl bir yer, bir göreyim’ diye niyet etmiş. Ürdün’den Kahramanmaraş’a gelmiş, oradan Çardak’a giden vasıta sormuş. Elbistan’a giden minibüslere binmesini önermişler. Minibüse binerken bir tercüman bulmuşlar ve ona demiş ki, ‘orada otel olmayabilir, bilmediğim bir yer, birileriyle diyalog kuruncaya kadar minibüs gitmesin, beklesin ona göre hareket edelim.’ Sonra, minibüs Çardak’a yetiştiğinde durmuş, kaptan kapıyı açmış, karşıda birisi duruyormuş, ‘işte bu adam Çeçen’ demiş. Hikmet de gösterilen adama ‘Ho Noxço vii? Demiş o da Vu. So haşa üsür vii ah? Vu. (Çeçen misin demiş, o da evet. Beni misafir alır mısın? Evet) O zaman minibüsü göndermişler. Misafiri kabul eden kişi de Ömer Akdoğan imiş. Böylece Çardak’a tam 70 yıl sonra tekrar gelmiş. Sahi, Çardak’ta doğan misafirimiz acaba halen Türk Vatandaşı mıdır? Espriyle artık Çardak’ta da bir ev satın almasını söyledik, neden olmasın burasını çok sevdim dedi. Bu hikâye beni çok etkiledi. Çardak ile ilgili buna benzer anıları olan kim bilir daha neleri vardır?1983 yılında Selimiye Kışlasında 1. Ordu Komutanlığı Askeri Savcılığına avukatlık bir işim için gittiğimde Kahramanmaraş söz konusu oldu. Orada bulunan bir askeri savcı; ‘Benim çocukluğum Çardak’ta geçti. Dedem Çardak’ta Müftüydü. Kıyafet Kanunu çıktığında başından sarığı çıkarmadığı için hapse atmak istemişler, araya Kaymakam girerek sulh etmiş, Çardak’tan Ebu Bekir Işık’ı hatırlıyorum, dedemin arkadaşı idi ’ dediğinde de çok etkilenmiştim.  

 

Bir arkadaşım Çankırı’nın bir Beldesinden. Her sene bir gün dünyanın her tarafındaki hemşerileri bir araya topluyorlarmış, açık arttırma ile seçilen bir destekleyici yemek ve organizasyon masraflarını üstleniyormuş.  Bu organizasyonlarını da Dernekleri yapıyormuş.
Çardak’ta benim de çok iyi hatırladığım güzel bir adet vardı. Herkesin gönüllü katkılarıyla toplanan para ve bağışlarla büyükbaş hayvanlar satın alınırdı. Yine herkesin müşterek çabalarıyla bu hayvanlar kesilerek etleri tüm kasabada yaşayan insan adedince (fakir zengin ayırımı yapılmaksızın) dağıtılmak üzere ve kişi başına takriben birer ikişer kg. olacak şekilde büyük bir alana düzgün bir şekilde dizilirdi. Sonra eldeki listelere göre her evdeki nüfus adedince kovalara koyulur ve gençler, çocuklar bunları süratle evlere dağıtırdı. Böylece bereket eksik olmazdı. Tüm bu işleri herkes el birliği ile yapardı.
Diyorum ki  ‘keşke senede bir gün dünya Çardaklılar günü olsa da her nerede olursak olalım bir gün bir araya gelsek. Bunu yemekli ve geleneksel bir gün haline getirsek. Herkes gelemese bile olduğu kadar.  Bu çok mu zor? Aslında daha önce başlatılmış olan Elma ya da yayla şenlikleri kapsamında Derneğimiz ve Belediyemiz birlikte böyle bir geleneği sürdürebilir. Neden olmasın?

Abdurrahman ÖZDİL

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir