ÇARDAK YERLEŞKESİ COĞRAFİK ALANI, TARİHSEL, EKONOMİK ve SOSYO KÜLTÜREL YANSIMALARI

ÇARDAK YERLEŞKESİ COĞRAFİK ALANI, TARİHSEL, EKONOMİK ve SOSYO KÜLTÜREL YANSIMALARI
Çardak coğrafik alan itibarı ile, yerleşkenin kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısında, yıl olarak binbeşyüz yıldan fazlaya uzanan, yaşam kalıntılarına ev sahipliği yapan bir alana sahiptir. Bizans dönemi kalıntılarının varlığını burada görebilirsiniz. Bu kalıntılar belirgin ve yüzeyde olmayan, Hamam pınarı mevkisi merkez olmak üzere, Lokman boso, Çahçıra deresi, kırmızı tepe, Cücük tepe ve Maharbiye doğru uzanan alanı içine alır. Güney kısmına düşen kale tabir edilen yüksek tepe alanının, tarihsel olarak askeri alanda faaliyet icra ettiği düşünülebilir. Hamam pınarı mevkisi, Çardak mahallesinin içme suyunun karşılandığı alan olmakla birlikte, tarihsel olarak suyun kaynak kısmına yakın, Hamam duvarı kalıntısının var olmasından yola çıkarak, su kaynağının ismini buradan aldığı sonucuna varılması mümkündür. Lokman bosodan başlamak üzere yaylaya çıkış yolunun sol tarafı, yaklaşık beşyüz metre uzunluğundaki bölüm, resmi olarak sit alanı ilan edilmiştir. Her ne kadar yüzeyde bina kalıntıları yok ise de, defineciler tarafından yağmalandığı anlaşılan tarihi dikdörtgen biçimli yontulmuş taşlarla çevrili Bizans mezarları farkedilebilir. Mezarlar ise Hamam pınarın doğusuna yaklaşık yedi sekiz yüz ve batısına birkaç yüz metre mesafede yer alır. Çardak yerleşkesinin 1860’lı yıllardaki sakinlerinin ilk mezarlık alanı ise belediye binasının ön kısmına düşer. Bu mezarlık, yerleşimin ilk yıllarına aittir. Bu mezarlık ile ilgili ilginç anekdotlar dillendirilir. Ancak değerli hemşehrimiz Mesut Bozkurt’un bana anlatımından hatırladığım ve çok mistik bulduğum kısmı burada anlatmak isterim. Bu mezarlık alana, elektrik santral binasının yapımı öncesinde, mezarlıkta medfun kişilerin kemiklerinin nakline şahitlik ettiğini ve bir mezardan cesedi bozulmamış, uzunca saçlı bir genç kızın yukarı mezarlık bölgesine nakledildiğini ifade etmişti. Sonraki mezarlık ise, yerleşkenin doğu kısmında yer alır. Hamam pınar mevkisindeki bahsi geçen tarihsel yerleşke alanının, uzunca bir süre, 1860’lı yıllara kadar sürekli ikamet edilen bir yaşam alanı olmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Balkar tabir edilen bölgeye yakın, Rasim’in kömü olarak bilinen mahal civarında küçük bir yerleşim alanı kalıntılarının çok uzun bir geçmişe işaret etmediği, bir bakış açısı ile, 1860’lı yıllar itibarı ile Çardak yerleşkesine yakın bölgelerde ise, çok seyrek nüfusun varlığının olabileceği ihtimali düşünülebilir. Bugün ikamete açık Çardak yerleşkesinin, o yıllarda tümüyle ardıç ormanı ile kaplı olduğunu söyleyen büyüklerin anlatımına şahidiz. Bölgede, tarihsel olarak ciddi depremlerin yaşanmış olduğu bilinmektedir. Bütünüyle yıkımların sonrasında, tüm alan orman ağaçları ile kaplanmış olmalıydı.
Bölgede vukubulan depremlerin en büyüklerini, tarihsel olarak geriye doğru ifade edecek olduğumuzda; Doğu Anadolu bölgesinde, “20 Ocak 1544 yılının Ocak ayında çok büyük bir deprem meydana geldi. Bu deprem özellikle Elbistan ve çevresinde can ve mal kaybına sebep oldu. Elbistan’ın yarısı zemine battı. Süleymanlı(Zeytun-Zitun) ‘nın tamamı yıkıldı. Süleymanlı dağların altına gömüldü .” Yine “27 Kasım 1114 yılında büyük bir deprem meydana gelmiştir. Birbirinden şiddetli depremler neticesinde bölgede büyük bir yıkım olmuştur. Ermeni tarih yazarı Sembad, bu depremin geniş bir coğrafyayı etkilediğini ve 40.000 kişinin öldüğünü yazmaktadır. Ayrıca Arap kaynakları da bu depremden bahsetmektedir. Bölgenin M.S. 587 yılında meydana gelen çok büyük bir deprem sonucunda bütünüyle yıkıldığı bilinmektedir.1 Muhtemelen Çardak Hamam pınar çevresindeki tarihsel yerleşke, M.S 587 yahut 1114 yıllarında yıkılmış olmalıdır.
1891 yılında bölgede seyahat eden birinci dünya harbinde İngiliz ordusunda istihbarat binbaşı olan D. G. Hogarth 5. yüzyılda Aziz John Chrysostom‘un Göksun’a sürgün edilişinin hikayesinden öğrendiğimiz kadarıyla, bu tepeler 5. yy’da haydut yerleşimleriyle dolu olduğu konusunu hikaye etmiş, Berit dağı eteklerinde Ericek’e ait Alapınar mevkisinde, yanındaki beş kişi ile resim çektirerek Ericek köyünden “Geçitin kuzey kapısında, Zeytunluların verimli ovalara erişimini engellemek için 40 Arap askerin konuşlandırıldığı Erejik (Ericek) isimli bir müslüman köy bulunuyor. Bu noktadan Göksu ve Ceyhan’a doğru uzanan dağ etekleri Türk ve Çerkezler tarafından iskan edilmiş ” şeklinde bahsetmiştir. Bilindiği gibi Çeçenler Türkiye’de Çerkez olarak mütalaa edilmekte, dolayısıyla o dönemde Ericek’e en yakın Çeçen yerleşimi Esendere ve belde olan Çardak nüfusu da Çerkez olarak ifade edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. “Çerkezler şu sıralar kuzeydeki ovalardan bu taraflara doğru yükseklere çıkmaya başlıyorlar.” “Çerkezler gelinceye kadar sadece birkaç Türkmen aile batıda Zeytunluların sınırlarına yerleşmiş, bazı Kürt grupları ise bu dağların doğu bölgelerine yerleşmişler” demekle, Kafkas göçmenlerinin bölgeye gelişlerinden önce, bölgenin nüfus yapısı ve yoğunluğu hakkında Hogarth’ın kayıtları bilgi sahibi kılmaktadır. Ancak ilginç olan ise “ Fındık tarafından bu taraflara doğru devam eden Çerkez yerleşimlerine de sınırlama getirilmeli”2 demesidir ki, bu Zeytun Ermenilerinin Kafkas muhacirlerinin iskanını ve vergileri bahane ederek 1896’da Osmanlıya karşı isyan hareketi ile paralel bir düşünceyi yansıtması bakımından ilgiyle karşılanması gereken bir durumdur.

Toroslarda (Berit Dağı) Kafile (Sağda Oturan Hogarth)

Bugün Göksun ilçesi olarak, Çardak, Gücüksu ve Sisne Çeçen yerleşimcilerin ikamet ettiği yerleşkelerdir. Ancak Ericek ve Tombak arasında kalan Esendere yerleşkesinde de, belli bir hane sayısına sahip Çeçen yerleşimcilerin, 1800’ün son ve 1900’ün ilk yıllarında yoğun olarak yaşadıklarını belirtmeliyiz. Halihazırda orada vefat etmiş, mezarlıkta medfun Çeçen büyüklerin varlığını zikretmek gerekir. Göksun ve havalisine Kafkas göçmenlerinin yerleştirilmesi, bu bağlamda Çardak’a yerleşen Çeçen nüfusun, yakın köyler başta olmak üzere, yakın ilçeler Elbistan, Göksun ve Afşin ile olan sosyal, kültürel ve ticari ilişkileri çevreye bir canlılık kattığı düşünülmelidir. Yine ilk yıllar olarak tabir edebileceğimiz, bölgeye yerleşimden sonraki kırk elli yıllık süreç itibarı ile, Göksun merkezde özellikle her çeşit gümüş işlemeciliğinin Kafkas göçmenleri tarafından yapıldığını belirtmek gerekir. Bundan başka tehcir hadisesine kadar, Göksun havalisi ve Zeytun havalisi Ermeni nüfusu ile münasebetlerin varlığı ve hatta Ermeni duvarcı ustalarının Çardakta iki ev inşa etikleri de bilinmektedir. Halep’in vilayet olduğu Osmanlı döneminde, Halep’in aynı zamanda bir ticaret merkezi olduğunu söyleyebiliriz. Çeçen nüfusun dinamik yapısı, ticaret yapmaya da elverişli idi. Böylelikle Halep’e, deve kervanları ile ticarete gidildiği, Çardak ve Esendere’ye yüklü develerin mallar taşıdığını, büyüklerimizin sözlü nakilleri ile biliyoruz. Parpı tepesinin arka kısmı, Berit dağının eteğinden devam eden tarihi kervan yolunun izleri hala varlığını devam ettirmektedir. Ulaşımın zahmetli ve uzun süreli olduğu o yıllar da, Ürdün ve Suriyede yerleşik Çeçen akrabalar ile de ilişkiler devam etmiştir. Bu ilişkiler günümüze kadar, sınırlı da olsa devam eder nitelikte olmuştur.
Çardak yerel ticaret erbabının yanı sıra, dönem itibarı ile çevre yerleşkelere kıyasla, ehemmiyetli olduğunu ifade edebileceğimiz zanaat sahiplerinin de yer aldığı bir yerdi. Köşker, terzi, Nalbant, ayakkabı imalatı ve geçmişi Çeçenistan’a uzanan demirci ustaları… Son dönemin, ki bu dönem, 1960’lı yılları ve 70’li yılların başlarını ifade eder. Bu dönemin en dikkat çeken isimleri ise, oldukça sağlam, kaliteli ve gösterişli el yapımı kunduralar imal eden, Kunduracı Abdurrahman ismiyle maruf Abdurraman Işık, ürettiği demircilik ürünü baltanın kalitesini ve işlevselliğini anlatmaya dönük, “safi bolat, vur ağacın altına yat” deyişinin sahibi demirci İsmail. Demirci İsmail’in imal ettiği kendine özgü Çeçen demir kültürünün ürünü ve ürünlerin üzerinde bu kültürü yansıtan demirci ustasının elinden çıkmış motifli balta, tahra ve özellikle makaslar, hemen her hanede bulabileceğiniz demirci ürünleri idi. Çevre yerleşkelerdeki insanların bu zanaat erbabından istifade ettikleri bir merkez konumunu, Çardak o yıllara kadar devam ettirmiştir.
Kafkas göçmenlerinin yerleşimlerinden sonra, bölgede bazı önemli hadiselerin varlığı, doğrudan tüm Kafkas göçmenlerini ilgilendiren bir durumdu. Çardak nüfusu da, bölgede cereyan eden her hadisenin önemli kısmında yer aldı. 1895-96 Zeytun isyanının bastırılması hadisesinde, Çardak atlılarının da yer aldığını belirtmek gerekir. O zor yılların anısı olarak, Zeytin bölgesinde, yöre halkının iyi bildiği “Çerkez kaması kayasının” varlığı da burada ifade edilmelidir. Rivayete göre kama kayayı ikiye ayırmıştır. İsmini de bundan almıştır. Sonraki yıllarda Çardaklı bir çok genç, muhtelif savaş cephelerinde yer alarak şehit veya gazi olmuştur. Mida (Yaşar soyadlı aileye mensup), İbrahim (Genel soyadlı aileye mensup), Lula (Yılmaz soyadlı aileye mensup) Çardaklı savaşçı grubu, şark cephesinde savaşmıştır. Büyüklerimden bu konuda bazı isimleri işittim, ancak Mida, İbrahim (Genel soyadlı aileye mensup) ve Lula’nın (Yılmaz soyadlı aileye mensup) dışında hatırımda başkaca isimler kalmadı. Hatta Lula’nın çarıklarının giyilemez hale geldiği ve bu yüzden rastladıkları bir köylüden mecburi bir vaziyetle çarıklarını aldıkları, büyüklerim tarafından bana hikaye edilmişti. Maraş’ın kurtuluşunda da keza Çardaklı yiğitler yer aldı. Hatta sokak çatışmalarının yapıldığı, duvarlar delinmek suretiyle hareketler sağlandığını biliyorum. Ancak anlatılanların kayıt altına alınması gibi bir akıl ve geleneğe sahip olmadığımızdan, bana intikal eden isimler hatırımdan gitmiştir. Sadece bir olayı meraklılar için anlatmak isterim. Çardaklı grubun, Maraş uzun oluk mahallesinde duvar delerek karşıki binaya geçişleri esnasında, ilk bir kaç kişinin geçişinden sonra, hızlı hareket edemeyen bir kişi, evlerin üst katlarından Ermeni çeteleri veya Fransız askerleri tarafından açılan ateş ile, büyüklerin Çeçence tabiri “vöhun=insicamının bozulması” ile topaç gibi olduğu yerde döndüğü, bu esnada karşıya geçmiş olan ancak, ismi hatırımda olmayan Çardaklı bir yiğidin sıçrayarak onu hızlıca çektiğini ve sokak çatışmalarının yaşandığını rivayeten söylemeliyim.
Osmanlının son yıllarında Çardak’ta eğitim veren bir medresenin de o dönemde eğitim açısından önemli bir yeri vardır. Civar köylerden burada eğitim alan olduğu gibi, uzun yayladan da eğitim için gelen kişi ya da kişilerin varlığını söylemek gerekir. Aşağı Boranlı Hacı Abdullah bunlardan bir tanesidir. Anıs Hoca ise o dönemden çocukluk arkadaşıdır. Hacı Abdullah’ın ihtiyarlığında Çardak’ı ve bu vesile ile Anıs hocayı ziyareti sırasında çekilmiş, Ürdünlü Çeçen akrabalar arasındaki ziyaretler çerçevesinde, Çardak’a gelmiş olan misafirlerinde yer aldığı, 1900’lü yılların başında ilginç hikayeleri olan iki ulu çınarın da bulunduğu aşağıdaki fotoğraf ise, sizi 1900’lü yılların başlarına kadar götüren, bir görsel anı olarak kalmış, bir değerli zamanı ifade eder. Bu fotoğraf aynı zamanda, Ürdün Çeçenleri ile sosyal ilişkilerin zaman içerisinde devam ettiğinin bir belgesi niteliğini de taşır.


Arkada soldan sağa Bağdat Özdil, Rahmetli Emin Bozkurt’un hanımı Ayşet, Ürdünden gelen iki kız kardeş, Anıs Hocanın karısı, Hülya Denge Yıldır, Cühüret, Ürdünlü kızların annnesi. Oturanlar soldan sağa Topikın oğlu Saim Genel, Anıs Hoca, Bağdat Özdil’in babası Abdullah Aydın, Ürdünlü kızların babası

60’lı yılların sonlarında tamamlanan Çardak orta okulu ise, civar köyler için önemli bir eğitim merhalesi idi. Kızılcık köyünden gelerek Çardak orta okulunda okumuş olan rahmetli Tedaş eski genel müdürü Hacı Duran Gökkaya da, Çardak’ın sosyal ve kültürel havasını yaşamış biri olarak, ziyaretim sırasında o yıllarını özlemle ve büyük değer vererek anlattığını biliyorum. Çardak’ın ki, sosyal ve kültürel ortamının eğitim hayatının devamında büyük rolü olduğunu ifade etmişti. Ericek, Esence (eski adı Kitiz), Kamışcık, Korkmaz, Gücüksu, Fındık, Sisne, Karadut, Kınıkkoz, Kara Ömer gibi köylerin çocuklarının bu atmosfere dahil olduğunu söyleyebiliriz.
Diğer taraftan ekilebilir tarım arazilerinin sınırlı ve taşlık yapıda olması yerleşimcilerin kişisel ekonomik durumları üzerindeki etkisi ve sınırlı geçim olanağına imkan verdiğini görebilirsiniz İlk yerleşimcilerin çalışkan yapıları, oldukça taşlık alanların dahi tarım arazisine dönüştürülmesini sağlamıştır. Aslında buranın yerleşime açılması Osmanlı iskan politikası ile doğrudan ilişkilidir. Yukarıda geçen ve bir istihbarat subayı da olan Hogart’ın genel olarak “Çerkez nüfusa sınırlama getirilmeli” ifadesinden konunun net olarak anlaşılması mümkündür ve altı çizilmesi gereken cümleler de bunlardır. Her ne kadar yerleşimcilerin ve gelişecek nüfuslarının geçimleri için mevcut arazi yeterli olmadığı görülse de bahsettiğimiz nedenden dolayı başka yerlerden davet edilmek suretiyle yerleşimci sayısı artırılmaya çalışıldığı sözlü nakillerden anlaşılmaktadır. Cumhuriyetten sonra büyüklerin durumun farkında oldukları ve çocukları eğitime yönlendirdikleri görülmektedir. Öğretmen okullarının açılması aileleri ekonomik açıdan belli ölçüde rahatlattığı anlaşılmaktadır. !970’li yıllarda ekonomik amaçlı bahçeler kurulmaya başlanmış, bugün bu ön açıcı hareket sadece belde için değil Göksun ilçesi için de tarımsal ve dolayısıyla bir ekonomik bakımdan bir değer haline gelmiştir. Bu gün hem belde, hem de ilçe bazında soğuk hava depolarının tesis edilmesi Çardakta ilk bahçe tesis edenlerin eseri olmakla birlikte, gelinen nokta onların öngörebileceği bir durum da değildi. Çardakta tarım ve Çeçen kültürüne ait yiyecek hususunda söylenecek çok şey olabilir. Ancak üretilen diğer birkaç ürüne de burada yer vermek isterim. Darı ve darı unu Çeçen kültüründe önemli bir yer tutar. Eskiden Galnış sofralarında mutlaka darı unundan yapılmış olanı yer almalıydı. Galnış, Çardakta cırdıngış olarak ta bilinen ve çevre köylere sirayet eden, mutfaklarında yapılması gereken yiyecek listesinde yerini almış en leziz bir yemek çeşidi ve kültürüdür. Bugün bu yemek kültüründen etkilenen hane sayısı az değildir. Galnış konulu hikayeler ise azımsanmayacak derecededir. Darı unundan yapılan helva ise, bizim fakirhanede hala sevilerek tüketilen bir tatlı türüdür. İsmi Eminet olan nenemin hünerli ellerinden çıkan “Nişi khuduru” ise söylemeden geçmemem gerekir. Buğday başta olmak üzere, Sümer ve Hitit kayıtlarında da ismini görebileceğiniz, orijinal Çeçence bir hububat adı olan G(Kh)U=Fasulye ve diğer hububat türleri Çardak tarım arazilerinde ekilirdi. Bir çok sebze türlerinin ekildiği ,bunlardan Çeçen kültüründe önemli yeri olan Nokhço Ğapık ise, Çeçen annelerin bostanlarında mutlak üretmeleri gereken bir üründü. Bugün şeker katılarak tatlandırılması gereken, ancak eski dönemlerin şeker ya da pekmez katmaya ihtiyaç duyulmayan, doğal tadında kabaklarının varlığını zikretmek gerekir. Kabaktan yapılan hıngılış ise, öğün yiyeceği olarak yenilirdi. Keten tohumundan üretilen Çeçence ismi Viyt (zeyrek ya da seyrek), pekmez ile karıştırılarak yenen bir çeşit tatlı türü, geçmişin damak lezzetlerinden birisidir.
Yerleşimcilerin Çardak’a yerleşim yılları dikkate alındığında, Çeçenlerin dini ve manevi değerlere sahip bir yaşam biçimlerinin olduğu görülebilir. Hala ayaktaki merkez cami, onların ilk yıllarda inşa ettikleri önemli bir dini ibadet alanıdır. Ahşaptan yapılmış ay yıldızlı eski minaresinin ise dikkat çeken bir tarafı vardı. Caminin temizlik hizmeti, belli aralıklarla annelere, genç kızlara ve kız çocuklarına aitti. Caminin güney cephesinde oturmak için yapılan beton zemin üzerinde uzunca tahtanın yer aldığı oturma bölgesi, uzun sakallı yaşlıların, ezan okunana kadar birbirleri ile sohbet ettikleri, cami duvarına bitişik bir açık mekandı. Şahsına münhasır, ilginç kişiliklere mensup yaşlıları burada görebilirdiniz. O yıllar bazı kişilerin hacca gidebildiği, Hacca gidişlerin seyrek olduğu yıllardı. İlginç bulduğum bir anımı da burada paylaşmak isterim. 1970’li yılların başı ki, uçağı havada gören, uçağa bineni bile görenin az olduğu yıllardan söz ediyorum. Lekh (uzun) İsa olarak maruf ki, uzun boylu ve iri cüsseli olmasından bu lakabı aldığı anlaşılabilir. Öğle tatili zili çalıp öğle tatiline gidiş saatinde, ilkokula yakın belediye meydanında bir kalabalığın olduğu dikkatimi çekerek, küçük olma avantajımı kullanıp, aralardan sokulup, kafamı boş alana uzattığımda, kalabalığın ortasındaki İsa amcayı, iri cüssesiyle karşımda gördüm. Kalabalık pür dikkat onu dinlemekte idi. Bende atmosfere katılıp dinlemeye devam ettim. İsa amca uçakla hacca gidişini anlatıyordu, ama yarım saatten fazla süre geçmesine rağmen bir türlü uçağı kaldırmıyordu. Öyle ballandıra ballandıra anlatıyordu ki, bütün ayrıntılara vakıftı. En nihaye uçağın kalkış sesini çıkararak nasıl kalktığını da bize öğrettikten sonra, okula yetişmem gerektiğini farkettim. Bu anımı anlatmamın amacı ise, onların safiyane vaziyetlerine işaret etmektir. Onların doğal ve içtenliğini söylemek, kültür aktarımının önemli figürleri olduklarına vurgu yapmak içindir. Hasılı oldukça renkli, bereketli, size huzur ve güven veren insanlardı onlar. Onlar bir süre daha var oldular. Sonra kanatlı atlara binip gittiler. Ne kadar leziz şeyler varsa, onlarda çok kalmadılar ve peşlerinden gittiler.

Hami Özdil

1-https://www.marasgundem.com.tr/makale/tarihte-elbistan-depremleri-17403#:~:text=20%20Ocak%201544%20y%C4%B1l%C4%B1n%C4%B1n%20Ocak,Elbistan’%C4%B1n%20yar%C4%B1s%C4%B1%20zemine%20batt%C4%B1. -ET.30.01.2021

2-https://marasavucumda.com/hogarth-ve-munronun-seyahatleri-1891-yilinda-maras/?fbclid=IwAR1Nh305VbiZDL_5-eGuLuhadP974Snocod5xH6PF_oeNbCVR8czpkkOyME- ET.30.01.2021

You may also like...

1 Response

  1. yahyahan güney dedi ki:

    Değerli ağabey yazınızı çok büyük bir memnuniyetle okudum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir